banner4
05.09.2020, 12:19 272

HAYATİN REALİTESİNİ GÖREBİLMEK

Yaşadığımız hayatın bânisi, bu hayatı bazı temel yasalar üzerinde inşâ etmiştir. Bilgi elde etme yasaları gereği, bu gibi temel durumların zaman içinde öğrenilecek vasfı olup bu öğrenimi tecrübeye dönüştürecek akıllar sayesindehayata aktarımı söz konusudur. Bu işi en güzel yapan kişi ve toplumların ilgili yasaların dilini çözdükten sonra kendilerini geliştirdikleri verimli bir sürece dâhil oldukları görülecektir.

Genelde insanlığın özelde ise Müslüman toplumların önünde duran kadîm meselelerden birisi, dış dünyadaki yasaların diliyle ilgili olmamalarıdır denilebilir. Oysaki bu yasaların kişi ve toplumların kaderini etkileyecek kanunlarla bezenmiş olması, ilke ve programlı hareket etme sorununu gündeme getirmektedir. Bildiğimize göre Yüce Allah, mutlak surette kanun ve yasayla iş yapmaktadır. O’nun kanunlarının hayatın her alanını kapsadığını düşünürsek, bu iki kavramın ne denli içi içe geçtiğini daha yakından anlayabiliriz.

Zihinleri etkileyen oldukça garip bir durum olarak, Yüce Allah’ın evrende cârî olan kanunlarının genel adı olan kader, O’nun izâhları hilafına bireyin iradî tercihlerinin takdiri alanında kabul edilmeye başlanmıştır. İç ve dış dünyadaki olguları anlamak zorunda olan beşer tasavvurunu kökünden değiştiren bu bakış açısının oldukça girift ve de nazik bir mesele olduğunun farkındayız. Üstelik farklı tutum ve izahat içinde olan insanlar sayesinde her iki konunun da uzun süredir çözümsüzlüğün girdabında debelenmekte olması, bizleri şaşırtmamalıdır. Zira bu mesele, kadîmsorunun olası yönleri bakımından sağlıklı bir şekilde ele alınmamaktadır. Farklı neden ve statü gereği bir araya gelip sağlıklı çözüm üretilemeyen bu konular ise, birey ve toplumun kangreni olmaya devam etmektedir. Ve dahi çözümsüzlüğün devamı akabinde insanı atalete sürükleyen zihnî felakete çevrilme imkânını gözden ırak tutmamalıyız.

Hayatın bilinen gerçekliğine göre, kendi meselelerinin farkında olan birey ve toplumlar diğerlerinden daha avantajlı durumda olurlar. Zira bu yapılar için “sorunun farkında olmak”, çözüm adına bir adım önde olmak demektir. Müslüman toplumların kader ve yasa/kanun/ilke sorununu çözme yerine, mevcut durumu savunma psikolojisi üzerinde yoğunlaşmaları akabinde, bahsedilen iki konu da adeta çözümsüz hatta muhataplar için yakıcı bir hâl almıştır. Deyim yerindeyse,“çözümsüzlükten beslenen” bir güruhun olması, sağlıklı bir hayatın temel gerekçelerinden olan iç ve dış dünyanın işleyişini öğrenmemize yardım etmemiştir. Doğal olarak yardımsız kalan bir toplumun sorun çözme şansı da kalmamaktadır.

Din, din adamı ve siyaset kavramları özellikle Sünnî Ortodoks dünyada oldukça sorunludur. Zira bu dünyada hâkim güç ilim, özgürlük ve birey değil, cemaat, örgüt ve siyasettir. Bahsi geçen dünyada din ve dindarlıklar buna göre şekillenir. Otorite tarafından istenilen fetvalar mutlak surette alınır. Devlet otoritesinin beslediği kurumlar bir süre sonra halkın değil, devletin hatta devleti yöneten siyasetin sesi olur. Oysaki bilim insanından beklenen, devletin, kurumun, halkın, kabilenin… gösterdiği yolda yürümek değil, devletin ya da siyasal erkin doğrusunu “onay”, yanlışına “uyarıcı” ve umutlarına da “katkı” sunmasıdır.

Kalkınma, gelişme, bilimsel üretim konusunda asırlardır sadece “tüketici” konumunda olan Müslüman toplumun öncelikli olarak “düzeltilmesi gereken kavramları” bulunmaktadır. Bu işi yapmak için üç aşamalı bir çalışmaya ihtiyaç duymaktadır. Yaratıcı zihin, daha ilk aşamasında “mevcut sorunu tespit etmek” şeklinde bir adımı atmalıdır. İkinci aşamada ise, “sorunun hangi kriterlere göre çözüme kavuşturulacağının tespiti” gerekmektedir. Üçüncü ve son aşamada ise “ortaya konulan değişimin kalıcılığı” gelmektedir diyebiliriz. Bu yolların denenmesi hâlinde, “bize bunu kim yaptı?” kaçışından, “biz ne yaptık da bu başımıza geldi!” noktasına varabileceğiz.İşbu noktadır ki, sorunların çözümü sanki billurlaşmış bir kâse gibi olacaktır.

Zihinsel ve teknik anlamda üretici konumuna geçmenin belli şartlarının olması, bizleri de umutlandıran gelişmelerin olacağı duygusuna itmektedir. Zira Müslüman dünyanın olası sorunlarını çözme adına aktifleştirilmiş olan bu yöntemleri meydana getiren adımlar, hepimiz için “yapılabilir” imkânları barındırmaktadır. Ancak sorunun görülmesini sağlayan adımların ilkinde, yolunda gitmeyen bazı şeylerin olduğunu görecek güçlü iradelerin olması beklenir. Hayata anlam katan dinin bütün ilkeleriyle birlikte devrede olduğu ikinci aşamada ise, sorun çözme aparatı olan dinsel ilkeleri bilmek lazımdır. Üçüncü aşamada ise, değiştirilen algıya göre yeni zihinler inşâ etmek, bunun için de yeni durumlar oluşturma vazifesin ifa etmek gerekmektedir. İşte o zaman, “sorunun tespiti, çözüm aşaması ve çözümün sürdürebilirliği” hususları daha kalıcı bir değer kümesi olarak hayatımızdaki yerini alabilecektir.

Bilindiği gibi din olgusu, insan hayatının motive edici güçlerinin başında gelmektedir. Bu motivasyon sayesinde ahlâkî alandan teknik alana değin değişik eylemlerin beşer hayatını donattığına tanık oluruz.Dahası din, bireye kazandırdığı disiplin ve çalışma etiği sayesinde, sorun çözme becerisini de geliştirmektedir. İnanç, ibadet, ahlâk ve diğer kazanımları üzerinden hayata tutunan bireylerin, yaşadığı hayata anlam katması söz konusu olmalıdır. Ancak ne yazık ki dinin temel ilkelerini takip ettiklerini söyleyenler nezdinde bu ilkelerin hayatımıza ahlâkî ve teknik donanım katmadığı açıkça görülmektedir. Üstelik bu eksiklik, sadece ahlâkî alanda değil, diğer alanların bütününe de sirayet eden genel bir kusur ve de eksiklik olarak önümüzde durmaktadır.

Bireyi yaşanılan hayattan koparan bu gibi tavırların görünür bir nedeni, dindarlar nezdinde dinin sadece inanç ve ibadet alanına hasredilmesi, bireyin kalitesini temin edecek olan ahlâkî tutumların ise neredeyse garnitür babından bir şey olarak görülmesidir diyebiliriz. Daha da vahimi olanı ise, insanı güzelleştiren tutum olan ahlâkî donanımın temini işinin dinsel görünümlü bazı yapılara bırakılmış olmasıdır. Bu aymazlığın bizim gibi toplumlara çıkardığı fatura,“sosyal kader” anlamında “nasılsanız ona layık olursunuz” düsturudur. Oysaki din denilince hem imanın ve hem de ibadetin sağlayacağı asıl değer ahlâktır olmalıdır. Gelinen bu son durumu ilâhî yasaların işleyiş dili üzerinden ifade edecek olursak, Müslüman birey ve toplumun ahlâkı bu denli etkisiz eleman olarak görmesi akabinde, kişisel ve toplumsal buhranları yaşaması kaçınılmaz olmuştur. Galiba adına kaderin yasası denilen, ne ekersek onu biçtiğimiz kaçınılmaz bir döngünün içinde bocalayıp durmaktayız.

Dindar zihinlerin olası imkânlarının çokluğu konusu, bu imkanların kullanılabildiği ortamlar için geçerli bir alternatiftir. Bizler, sunulan seçenek ve imkânları görmez, hatta ataleti yaşam felsefesine çevirirsek, mefküre oluşturma şöyle dursun, günlük ihtiyaçların giderilmesi adına başkalarına muhtaçlığımız devreye girecektir. Kalıcı felsefelerin eşliğinde gelişim teorileri oluşturmak, tabiidir ki temel ihtiyaçlarını karşılama adına karnını doyurmayı düşünen kişilerin harcı değildir. Kendi kendimize oluşturduğumuz yapı neticesinde gelinen bu noktanın bilinemeyecek bir yanı da yok gibidir. Aslında yaşadığımız dünyaya umut ve de ses olmamız gerekirken, neredeyse her sorunun beslendiği bir dünyanın temsilcileri olmamızın sadece inanç bağlamında değil, yaklaşım, metot ve kalite bağlamında da bazı güçlü nedenleri bulunmaktadır diyebiliriz.

Vahyin öğreticilerinin aksine olarak, bireyleri “ezelî yazgı”nın girdabına sokan kader algımızın kökünden değişmesi lazımdır. Aydınlık ve müreffeh yarınlar, ancak bu değişimin sağlanmasından sonra gerçekleşecektir. Bunun peşi sıra dünya ve içindekilere bakışımız da değişmelidir. Müslümanın eşyayla olan ilişkisindeki sorunlar giderilmeden kalkınmanın gerçekleşmeyeceği temel bir yasadır. Bu değişimin sadece bize değil, neredeyse insanlığa da çevreyi tahrif etmeyen “bilim ahlâki” hediye edeceği düşünülebilir. Fakat İnsanın eşyayla olan münasebetini belirleyen kader algımızın sorumluluğu değil, yazgı ve itaati öncelemesi akabinde geldiğimiz yer mâlumdur. İlginç bir şekilde, dünya genelinde benzer inancı taşıyan milletler de din olgusu farklılık gösterse de bakış açıları değişmediğinden ötürü aynı akıbete dûçar olmuşlardır. Zira hayatı kuşatan bu yasanın dili birey ve milletleri değil, işleyişi öne almakla tebârüz etmektedir.

Gelinen son nokta itibariyle, Müslüman bireyin içine düştüğü ilkesizliğin kabul eşiğinde bireyi tembelliğe iten torpil/şefaat ve bireyi dünyadan el-etek çektiren yazılan olur/kader inancının olduğu kesin kanaat gibidir. O yüzdendir ki insan düştüğü yerden kalkmalıdır diyoruz. Bu amaçla da kalkınma adına geleneğin kodladığı bu iki kabulün ilâhî düzenin işleyiş dili olan yasal prosedürler eşliğinde farklı algılanması gelmektedir. Yoksa kafanın değişmemesi hâlinde, sorunların da ebediyete kadar devam edeceği kuşkusuzdur.

Hayatın dinsel ve de etik bütün kurallarına ters olan torpile/şefaate yani ateşten insan kurtarabildiğine inanılan şahısların varlığına bel bağlayan bir ümmetin, nesilleri mahveden adaletsizlik/haksızlık/adam kayırma/ sorununu çözme şansı bulunmamaktadır. Zira yaşanılan hayatı sadece ahlâkî kodlar gereği bozmakla kalmayıp, işleyiş mekanizması olarak da târümâr eden bu durum, onun için bir iman konusu gibi olmuştur artık. Nihayetinde böylesi toplumlarda sorun çözme iradesinin devreye girmesi düşünülmediği gibi, liyakat, ehliyet ve hadbilme gibi erdemlerden de bahsedilemez. Çünkü Yüce Allah’ın sünnetullahı denilen değişmez yasalar, bu durumun olacağını kişilerden bağımsız olarak daha başından haber vermektedir.

Hâsılı, en az bunun kadar bir toplumu felakete sürükleyen diğer şey, sorumluluk bilincini yok eden keder inanışıdır diyebiliriz. “Olan olmuştur, olacak olan da olmuştur” felsefesindeki bir kişinin olacak olanı değiştirmeye çalışmasını beklemek abesle iştigal gibidir. Ve dahi hayatın bütün işleyiş kanunlarına rağmen kurnaz bir şekilde realite ile inancın çatışmasını devreden kaldırmak isteyen, “kader gayrete âşıktır” ara çözümlerinin işe yaramadığı bilahare görülecektir. O nedenle Müslüman bireyin adeta hafsalasını esaretine almış ve adaletli iş yapmasını engelleyen bu tür kabullerden uzaklaşmasının zamanı gelmiştir.İnsanın normalleşmesi ve kavramların geleneğin esaretinden kurtulması adına bu gibi inanç vekabullerin vahiy kullanımlarında gösterilen ölçülerine gelmesi lazımdır. Yoksa kader doktrinini sorgulamak suretiyle kalkınmalarını başaran birey ve toplumların gerisinde kalarak sürekli nal toplamak zorunda kalacağız. Bizden söylemesi…

Yorumlar (2)
Naci Toprak 2 hafta önce
Güzel bir yazı. Varolun.
Güncelin de tesiriyle bir misal sunmak isterim. Ne kadar uyarsa... Yıllarca özel ziyaret ve misafirliklerde ikram edilen kolonyayı dindarane bir tepki ile "-zinhar haramdır" diye elimizin tersiyle reddettik. Ucuz merdiven altı imalat "gülsuyu" avuçlamayı marifet saydık. Aynen "ıslak mendil" riski kadar. Halbuki kolonyayı tepene dik diyen yoktu. Pandemi döneminde bırak kolonyayı alkol ile yıkandı Mescid-i Haram. Bir de şu uluorta tam imam tekbir alırken misvak kullanmak. Hadisciler o gül yüzlü insanın (s.a.v) sünnetini lütfen akıl ile hikmetle şerhetsinler. Selamlar.
Abdullah Arici 2 hafta önce
Tesekkur ederim hocam
18°
parçalı az bulutlu