banner4
30.11.2019, 12:52 1127

Adalet Neyimiz Olur? Ya da Adaletin Teolojisi

  İnsanı düşmanına benzemekten ne alıkoyar? Bu soru hakkında sıklıkla düşünmemiz gerekir. Kanaatimizce adalet, bizleri düşmanımıza benzemekten alıkoyan şeyin adıdır. Ve dahi, sadece adalet kriterlerine uyarsak, düşmanlarımız benzeme süreçlerine dâhil olmayız. O yüzden, adalet düşmanları ile adaletten hazzetmeyenler, hiçbir zaman Müslümanların öğretmenleri olamazlar. Zira bizim öğretmenlerimiz, her daim adaletin yanında saf tutanlar olacaktır. Ve dahi bilge idarecimiz Aliyaİzzetbegoviç’in yerinde tespitiyle ancak ‘gökyüzünün talebesi olanlar yeryüzünün öğretmenleri olabilirler.’[1]

Tarihsel süreçte sıklıkla karşılaştığımız tercih türlerinde olduğu gibi, kişi ve toplumların adalet isteklerini heterodoksi yani sapkın, marjinal, anarşi ve düzensizlik olarak göstermek, sağlıklı bir din ve toplum anlayışı oluşmasına fırsat vermez. Buna mukabil, kendilerini sahîh, makbul, geçerli ve kabul edilebilir dinî düşüncenin vârisi sayan görüş sahiplerinin, kendileri gibi düşünmeyen ötekine hiç de âdil olmayan tarzda muamele etmesi ise kabul edilebilir bir tutum değildir. Daha kendi dindaşına karşı adaleti sağlamayı beceremeyenlerin, diğer din mensuplarına karşı nasıl davranacağı kestirilemez. Din üzerinden yapılan ve adına cihat denilen savaşların büyük bir kısmı, kendileri gibi düşünmeyenlerin kâfir ilan edilip mal ve canlarının heder edilme isteğinden ibaret olduğunu görebiliriz. Öyleyse adalet isteği, sadece kendimiz için dilek tutmadan çıkarılarak, hemen herkes için genel bir uygulamaya dönüşmelidir. Sırf öteki olduğu için mal ve can güvenliğinin ortadan kaldırıldığı bir dünya, asla âdil bir dünya değildir. Bilahare herkesin tektipleştirildiği dünya da asla hakkaniyetli bir dünya olamaz. Eğer ki farklı olunmasını istemeseydi, Yüce Allah’ın bu denli farklı düşünme yeteneğini vermesi de mümkün olmazdı. Herkesin dininin kendine olduğu âdil bir nizamda,berceste ifade makamında oturan şu vurgu yatmaktadır: “Şu hâlde, sizin dininiz/inancınız size, benim dinim/inancım da bana!” (Kâfirûn, 109/6). Kanaatimizce öteden beri insanlığın kaderi gibi fiiliyatta olduğu veçhile, din ve mezhep hatta eğilimler üzerinden insanların öldürülmesine imkân tanınması, Yüce Allah’ın nizamıyla uyuşmayan bir yaklaşımdır. Oysaki farklılıkları yaratan Yüce Allah’ın kendisidir: “Göklerin ve yerin yaratılışı, dillerinizin/lisanlarınızın ve ten renklerinizin farklı olması da O’nun sınırsız kudretinin göstergelerindendir. Şüphesiz bunlarda hak ve hakikati idrak eden kimseler için dersler ve ibretler vardır.” (Rûm, 30/22).O’nun nizamında insanların farklılıkları ölüm nedeni değil, kaynaşma ve tanışma nedeni olabilir sadece.

Hukuk, esasında delil üzerinde işleyen bir sistemin adıdır. Hukukun üstünlüğü de, kesin delil olmadan suçlama yapılamayacağı ilkesinin hayata geçirilmesidir. Adaletin temininde sübjektif delillendirme yapılamayacağı gibi, sahte, geçersiz, ilgisiz ve hatta yorumsal delillendirmeler de yapılamaz. Davaya taraf olan herkes, yapılan şeyin hakkaniyet içerdiğine kanaat getirmelidir ki, süreç sonunda verilecek olan kararı içselleştirebilsin. Delil dediğimiz şey ise, hakikatin ortaya çıkarılması sürecinde verilecek olan kararların temel dayanaklarındandır. Yani hukuk, izafî yorumlar, indî kanaatler ve sübjektif delillendirmelerle değil, kesin kanaat ve deliller ile konuşur. Delili olmayan ise susar ve araştırmaya devam eder. Oldukça farklı kontekste ifade edilmiş olsa bile, Bedir Savaşı’ndaki İlâhî yardımın sünnetullah/tabiat kanunları/olağan seyir yasaları çerçevesinde olan işlevselliği hakkında kesin bir kanaati ifade eden şu âyetin işaret etmiş olduğu mana, insanların karar verirken ya da karar alırken kendilerini iknaya icbar eden delillerin önemine işaret etmektedir: “…böylece helâk olanın da hayatta kalanın da elinde bir kanıtı olsun…” (Enfâl, 8/42).Binaenaleyh her hâl ve şartta adaletten yana olanlar, karşısındakini suçlarken sadece somut ve haklı delil/gerekçelere dayanmak zorundadır. Öyle ki hukukun üstünlüğü ve adaletin temini işi, sadece bu gibi atraksiyonlar sonrasında gerçekleşecek olan bir şeydir diyebiliriz.

İnsan, kulluk için yaratılmıştır. Kulluk ise ‘söz dinlemek’ demektir. Nitekim Yüce Allah’a göre, ‘her türlü sözü dinleyip en iyisine uymak’,erdemine vurgu yapan: “…Çünkü onlar, çeşitli sözler duyar, farklı görüşler dinler; ama onların en güzeline, Allah’ın sözüne uyarlar…”(Zümer, 39/18) tespiti,aklı başında olan insan için en değerli kulluktur. Bu kulluğun gösteri alanı ise dünya hayatıdır. Yine bu hayatın en güzel gösterisi de ibadet ve adalettir. İbadetin İlâhî adaletle yani dikey adaletle ilgisini bir yana bırakacak olursak, insanı ilgilendiren yatay adaletin tesisidir diyebiliriz. Bu görevin sadece insanın uhdesine verilmiş olması demek, insanın böyle bir yetenekle halk edildiğini gösterir. Hatta insandan istenen asıl şey, hiçbir durumda bu yeteneğini köreltmemesi ve de adaletten ayrılmamasıdır. İmdi, hem yaratılış amaç ve felsefesi ve hem de eylem felsefemizin merkezî değeri adalettir diyebiliriz. Yaratılışımızın ana vurgusu olan bu görev alanından kaçış ya da görev tanımından çıkış asla mümkün değildir. Eğer ki kaçış olursa, hem kendi cinsimiz ve hem de diğer bütün canlılar nezdinde dengenin büsbütün bozulacağından bahsedebiliriz. O yüzdendir ki adalet, bu dünyanın dengesi, insan da adaletin dengesidir.

Esasında inanma ve inanç eylemi, bütünüyle akıl işidir.[2] Bu yönüyle de âdil bir istektir. Nitekim inanma seçeneği, insandaki pek çok yetenekle uyuşur hâldedir. İnsanlar akletmedikleri şeylere inanmazlar, sadece kabul ederler. Her kabul de iman değildir. Hatta her kabulün iman olması için tahkîk edilmesi ve sorgudan geçirilmesi gereklidir. Sorgulanmayan kabuller ise, dogma ve boş inançtan başka bir şey değildir. Aklı başında olan insanların dogmalarla işi yoktur. Çünkü tahkikin yani araştırma ve sorgulamanın kendisi, imanın ön basamağıdır. Aklı sorgulama da inancın yani bilinçli bir şekilde bağlanmanın sondan bir önceki adımıdır. Bu sebepledir ki Yüce Allah, akıl sahibi insanlara göndermiş olduğu mesajını, yine aklî sorgulamaları atlayarak sorgusuz sualsiz dayatan bir eda ile değil, anlamayı öne alan aklî bir süreci takip eden tebliğcilerle iş görmektedir. Yani Cenâb-ı Hak, kutsal uyarılarını ayırım yapmadan hemen herkese duyurup/tebliğ edip açıklayan beyancı ve de tefsircilerle çalışır. Mamafih O’nun bu tarzı, her ne olursa olsun aklî vasıtasıyla doğruyu bulabilecek olan insandan ümidini kesmediğinin açık bir işareti sayılmalıdır.

Tıpkı bunun gibi, adalet ve hukukun üstünlüğü ilkesi de insanın sorgulamasına tâbi olan bir inancı gibidir. Adaletin herkese eşit durumda olan nesnelliği, kişisel iman ve güveni artırır. Kişi, güç ve ortamlara göre değişen öznelliği ve değişkenliği ise adalete olan güveni sarsar. Bu yüzden, iman ve adaletin akıl ve fıtrat ile yakından ilişkisi bulunmaktadır. Her ikisinin de fıtrattaki temiz yaratılışa uyun olması ise, bizlerin doğru yolda olduğumuzu göstermektedir. Adalet isteği, nihayetinde Tanrı’nın isteğinin taalluku olacağından, her iki istek de hakikatin kendisidir diyebiliriz. Tanrı inancının âdil oluşu ile Yüce Tanrı’nın adaletin kaim olmasını istemesi, her daim çakışan bir değer olarak, yeryüzünde huzur ve mutluluğun kaynağı olmaya devam edecektir. Aksi hâlde huzur ve mutluluk, bizleri teğet geçen yabancı bir cisim gibi algılanacaktır.

Adalet, adalet düşmanları ve âdil dünya muhaliflerinin her türlü engizisyonuna karşı durmayı gerektirir. Yani adalet, cesaret işidir. Bunu göze alamayanlar, ilk buldukları virajda yollarını değiştirirler. Dün olduğu gibi bugün de adalet ve hukukun üstünlüğünün yanında durmak, korkaklar nezdinde götürüsü çok olan bir tercihtir. Dünya hayatının geçici menfaatlerine kanarak adalet dağıtma işini savsaklayanların aldıkları vebal, söylenemeyecek kadar büyüktür. Sadece âdil hâkim ve yöneticilerin değil, her ne olursa olsun kendi işinde âdil olan kişilerin her ortamda adaleti tahkim etme görevi bulunmaktadır. Bu görev, üçüncü kişilere devredilemez ve de kaçışı mümkün olmayan yapışık bir görevdir. O yüzden, iki cihandaki getirisi de o denli büyüktür. Yarın Allah’ın huzurunda verecek olduğu hesaptan çekinmeyenlerin, bugün çeşitli güç odaklarından çekinerek adaletli/hakkaniyetli tutumdan uzak durmasını anlamak mümkün değildir. Mamafih kalıcı bir menfaati terk edip geçici menfaatle övünmek, akıl kâri iş değildir. Zira öte dünyaya götüremeyecek kadar mal edinmeyi hedeflemiş olmayı ise anlayacak bir vicdan bulunmaz herhâlde. Oysaki öte dünyanın tek azığı asîl bir iman, hakikati dillendiren vicdan, herkesin yararlandığı güzel huy, insanların güvendiği âdil kararlar ve kişiyi cennete sokacak olan sâlih eylemlerden ibarettir. Dünyanın geçici menfaatine kanarak, her türlü işinde adaletten saparak hem dünyasını ve hem de Âhiretini mahvetmek, sorumluluk sahibi insana yakışacak bir tercih değildir.

Adlî süreçlerin daha bir görünür olması için, onu talep eden ya da etmeyen hemen herkese yardımcı olmak durumundayız. Benzer şekilde, insanların dün yaptıkları kötü şeylerle hatırlayıp, bugünkü adalet isteklerine karşı duyarsız kalmamalıyız. Her kim olursa olsun adalet isteğine olumlu karşılık vermeliyiz. Bilmeliyiz ki hata, yanlış, eksik, kir ve günâh, insanın doğal bileşenidir. İnsan bu arızayı gösterebilecek yetenekle inşâ edilip dünyaya gönderilmiştir. Yani insanın hamuru, ‘hepimiz biraz günahkârız, dünya da günahkâr’ dedirtecek kadar şiirsel bir dili çağrışım yapmaktadır. Onun için asıl olan, yaptıklarından pişmanlık duyup onu bir daha tekrar etmemeye çalışmaktır. Öyle ki hatalarından ders alan yegâne varlık herhâlde insanoğludur diyebiliriz. Zaten onu günâhsız varlıklar olan meleklerden ayıran en belirgin vasfı da budur. Yani insanoğlu; arıma, tövbe ve temizlenme tercihi üzerinde yaratıldığından, hiçbir zaman hata ve günâhtan münezzeh değildir. Hata ve günâhtan münezzeh olan ‘mükemmel/en iyi’ varlıklar ise, sadece ‘iyi’ olan insanoğlunun olası rakipleri arasında sayılmamalıdır.

Adaletin olmadığı yerde mutlak manada zulmün olacağını unutmamalıyız. Bu yüzden de her ne olursa olsun, bütün zorlukları göz önüne alarak adaletin yanında duran ‘adalet bekçileri’ olmak gerekmektedir. Adalet bekçiliğinden kastımızın, Yüce Allah’ın hak ve hukukunu korumaktan tutun, en küçük canlının hak ve hukukunu gözetmeye kadar oldukça geniş bir sorumluluk alanını kapsadığını gözden ırak tutmamalıyız. Zira gerek bu dünyada ve gerekse de öte dünyada bize sorulacak olan şeyler ile hesabını vereceğimiz duruşlarımız, bütünüyle bundan yani adaletin inşâsına olan katkımızdan ibarettir diyebiliriz. Yüklenmiş olduğumuz bu işin ve de onun hesabının oldukça sıkıntılı ve de zorlu olması biz yıldırtmamalıdır. Çünkü Yüce Rabbimiz. “[Unutma ki] Zorluk varsa kolaylık da var. Evet, her zorluğun yanı sıra kolaylık da var. Öyleyse, bir zorluğu aştığında rehavete kapılma; azimle başka bir işe koyul.”(İnşirâh, 94/5-7) diyerek, bizlere güven ve cesaret telkin etmektedir. Yani dünyada kazanıyor olacağımız gerçek şeref,  Yüce Allah’ın düzenini ayakta tutan asıl değer olan adaletin uygulanması uğrunda ne yaptığımızdır diye düşünmekteyiz. Bu hesabın kolaylıkla verilebilmesi için, durduğumuz yer kadar kiminle iş tuttuğumuza da son derece dikkat etmeliyiz. Yaşadığımız ortamlarda iletişimin gereği olarak herkesle arkadaşlık yapabilirsek de, sadece âdil ve erdemlilerle dost olacağımızı unutmamalıyız. Yoksa zaman içinde, ötekine benzemek suretiyle yaratılış amacından uzaklaşma ve yapmakta olduğumuz haksızlıklara değişik kılıf bulmak gerekçesiyle, her daim âdil olduğumuz zehabına kapılmak, işten bile değildir.

Doç. Dr. NAMIK KEMAL OKUMUŞ/RTEÜ İlahiyat Fakültesi

 

[1] Adalet, ahlâk, akıl ve din/dindarlık ilişkisi için bkz.: Namık Kemal Okumuş, Saç Ağartan Uyarı/Adalet Neyimiz Olur ya da Darası Alınmış Adalet, Araştırma Yayınları, Ankara 2019.

[2] Geniş bilgi için bkz.: Namık Kemal Okumuş, Uyandırma Servisi/Yaşarken Uyanmamıza Katkı Sunan Özgürlükçü Temrinler, Araştırma Yayınları, Ankara 2019.

Yorumlar (4)
Nihat Arıcı 2 yıl önce
Emeğinize, kaleminize ve yüreğinize sağlık hocam.
Ahmet Tunga 2 yıl önce
Yüreğine sağlık
Samet Şentürk 2 yıl önce
Hayranım adalet kokan kalemlere.
Nihat Arıcı 2 yıl önce
Emeğinize, yüreğinize ve kaleminize sağlık Namık Kemal Okumuş hocam...