banner4
24.09.2022, 17:04

Kuantum Mekaniği ve İnsan-02

...

İnsanın bu durumun farkına varabilmesi için klasik fizik yasaları ile sınırlı maddesel dünya boyutundan değil de özünün var olduğu sınırsız, birçok sonuca kapı açan kuantsal/dalgasal ve bütünsel boyuttan tek’lik bilinci ile olaylara bakabilmesi gerekir.

Çünkü kuantum fiziğine göre tüm evrenin bir bütün oluşu anlayışı, tasavvuftaki “Vahdeti Vücut (Tek Varlık)” kavramının dışsal olarak dünyaya yansımasıdır. Bu durumun farkındalığındaki insanın bilim/dışsal ile din/içsel bilgileri düşünmesi onun “yaratılış, yazgı, yazgının gerçekleşmesi, Allah’a dayanma, mekansızlık ve benzeri gibi” dindeki doğaötesi kavramların çalışma işleyişini anlayarak, bilinçsel gelişimini sağlar.

Dünyasal yaşam boyutu dediğimiz şey, gözlem ve algı ile oluşan düşüncenin ve zihnin ürünüdür. Evrende var olan her şey, bu gözlem ve niyet ile görünüşe çıkan enerjinin maddeleşmiş niteliğidir. Oysa insan zihni an’da nötr/hiç (kuantum süperpozisyonda) etkisiz kalıp, her şeyle “tek” olmayı başardığında maddesel boyuttaki tüm karmaşa yok olmaya başlar. Bunun insanı götüreceği yer ise, iyi ve kötü ayrımının, önyargıların olmadığı hiçlik boyutudur.

Hiçlik boyutu, nötr/hiç konumunda kalabilen bilinç halinin istek ve beklentilerden kurtulmuş, kişilerin yorum yapmadığı düşüncedir. Yani kişinin, herhangi bir şeyi düşünüp yarattıktan sonra ona “iyi, güzel, doğru, kötü, çirkin ve yanlış” diye niteleme yapmayacağı bir düşünce biçimidir. Bu durumda yargılama devre dışı kaldığı için “iyilik ve kötülük, güzel ve çirkin, iyi ve kötü” de birdir. Kötülük olarak algılanacak şeylerin dahi Kehf Suresi 67-83 ayetlerindeki “Adam, şöyle dedi: “Doğrusu sen benimle beraberliğe asla sabredemezsin. İç yüzünü kavrayamadığın bir şeye nasıl sabredebilirsin? Musa, Allah dilerse beni sabırlı bulacaksın. Hiçbir işte de sana karşı gelmeyeceğim, dedi. O da şöyle dedi: O halde, eğer bana bağlı olacaksan, ben sana söylemedikçe hiçbir şey hakkında bana soru sormayacaksın. Derken yola koyuldular. Sonunda, bir gemiye bindiklerinde adam gemiyi deldi. Musa, sen onu içindekileri boğmak için mi deldin? Doğrusu, şaşılacak bir iş yaptın, dedi. Adam, sen benimle beraberliğe asla sabredemezsin, demedim mi? dedi. Musa, Unuttuğum için bana çıkışma ve bu işimde bana güçlük çıkarma! dedi. Yine yola koyuldular. Sonunda bir erkek çocukla karşılaştıklarında, adam hemen onu öldürdü. Musa, bir cana karşılık olmaksızın suçsuz birini mi öldürdün? Andolsun çok kötü bir iş yaptın! dedi. Adam, sana, benimle beraberliğe asla sabredemezsin demedim mi? dedi. Musa, eğer bundan sonra sana bir şey hakkında soru sorarsam, artık benimle arkadaşlık etme.  Doğrusu, tarafımdan dilenecek son özre ulaştın, bu son özür dileyişim, dedi. Yine yola koyuldular. Sonunda bir şehir halkına varıp onlardan yiyecek istediler. Halk onları konuk etmek istemedi. Derken orada yıkılmaya yüz tutmuş bir duvar gördüler. Adam hemen o duvarı doğrulttu. Musa, isteseydin bu iş için bir ücret alırdın, dedi. Adam, İşte bu birbirimizden ayrılmamız demektir, dedi. Şimdi sana sabredemediğin şeylerin içyüzünü anlatacağım. O gemi, denizde çalışan birtakım yoksul kimselere ait idi. Onu yaralamak istedim, çünkü onların ilerisinde, her gemiyi zorla ele geçiren bir kral vardı. Çocuğa gelince, anası babası gerçek inançlı insanlardı. Onları azgınlığa ve inançsızlığa sürüklemesinden korktuk. Böylece, Rablerinin onlara, bu çocuğun yerine daha iyi ve daha merhametli bir çocuk vermesini diledik. Duvar ise şehirdeki iki yetim çocuğa ait idi. Altında onlara ait bir gömü vardı. Babaları da iyi bir insandı. Rabbin, onların olgunluk çağına ulaşmalarını ve Rabbinden bir bağış olarak gömülerini çıkarmalarını istedi. Bunları ben kendi görüşüme göre yapmadım. İşte senin, sabredemediğin şeylerin içyüzü budur.” şeklindeki Hızır ile Musa’nın olayların içselliğini gösteren öyküsünde olduğu gibi sonuçta iyilik olacağı anlaşılır.

Çünkü insan an’da yorumsuz yani nötr/hiç (kuantum süperpozisyonda) konumunda kalabildiği oranda birçok seçenekli ve paralel sonuçlar içsel olarak bilinmezlikte kalır. Bu durum yapabileceğinin en iyisini yaptıktan sonra; bundan sonrası beni aşıyor, belki bilinmez ve var olan seçeneklerden en iyi olanın gerçekleşmesi olasılığına zihni açarak, daha sonra “büyük resmi gördüğümde tüm bunları niye yaşadığımı anlayacağım” inancı ile akışa/sisteme uymaktır.

Kur’an, bunu bizlere; “O, önlerindekini ve arkalarındakini (tüm boyutsallıktaki durumlarını) bilir. Onların bilgisi ise bunu kavrayamaz. (20/110)” diye bildirmektedir.

Olaya hiçbir veri/niyet yüklemesi yapılmadığı, en iyi sonucu gerçekte yazılımı yapan bilir diyerek nötr/etkisiz kalınıp, sonucun sisteme bırakıldığında yani Allah’a dayanıldığı zaman, sistem bilinmezlikteki olasılıklar içerisindeki sonuçlardan en iyisini bir kuantum bilgisayarı gibi en ayrıntılı hesaplamaları çok kısa sürede yaparak seçip, görünüşte bilinir yapar.

Burada, elinden geleni yapıp daha sonrasını Allah’a bırakmak, özdeki mükemmel sistemi yani kuantum bilgisayarı devreye sokmaktır. Bu da elinden geleni yapıp sonucunu Allah’a bırakmanın yani her türlü seçeneklerin yer aldığı yazılım programının ne kadar önemli bir şey olduğunu açığa çıkarmaktadır. Çünkü elinden geleni yapıp, en iyi olan sonucun Allah sistemi/yazılım programı tarafından belirleneceği inancı ve niyetiyle nötr/etkisiz konumunda, hiçlik halinde kalarak sonucu sisteme/Allah’a özgü yazılım programına bırakır ve sistemsel yazılımda mükemmel bir değerlendirme ile oluşacak çıktının geçmiş, gelecek ve benzeri tüm risk hesaplamalarını hızla yaparak olabilecek en olumlu ve iyi seçeneği kişinin maddesel yaşam boyutunda ona çıktı olarak verecektir.

Bireysel iki seçenekli algıda; kuruntu, sanı ve kuşku işe karışırken, sonsuz seçeneklere sahip güvenilen Allah sistemi, geçmiş ve gelecek tüm risk hesaplamalarını hızla yaparak olayı en mükemmel biçimde çözüp, sonuca ulaştırır. Gereken çaba gösterildikten sonra kendini aradan çıkarıp, işinin sonucunu sisteme yani Allah’a özgü yazılım programına güvenerek Allah’a bırakan kişi, evrenin sahibi olan o mükemmel işleyen sistemin gücünü yanında ya da evrensel yazılım programını algıladığında rahatlar.

Kur’an, bu durumu bizlere aşağıdaki ayetlerde bildirmektedir;

“... İşini onlara danış, karar verince de Allah’a dayan (evrensel sisteme güven); çünkü Allah kendine dayanıp güvenenleri sever. (3/159)”

“... Kim Allah’a karşı gelmekten sakınırsa, Allah ona bir çıkış yolu açar. Onu beklemediği yerden rızıklandırır (tüm gereksinimlerini giderir). Kim Allah’a dayanırsa (evrensel sisteme güvenirse), O kendisine yeter... (65/2-3)”

Din ve bilim geçmişte olduğu gibi, günümüzde de birbirleri ile hiç ilgisi olmayan iki ayrı olguymuş gibi algılanmak ve değerlendirmekle birlikte aslında din olgusu, o ana kadar somut olarak çözümlenmemiş, bulgu elde edilememiş ya da belirlenememiş olan Allah sistemini doğaötesi ve simgesel kavramlarla anlatmaktadır. Bilim ise, geldiği aşama bakımından elde ettiği gerek bilgi gerekse bulgularla, daha önceleri simge, mecaz ve doğaötesi anlatımlarla söylenenleri artık bilgisel ve bilinçsel olarak kavrayarak ve bu evrensel sistemi zaman içerisinde bilgisel olarak saptaması sonucu somut bilinir olma ve kavrama olayıdır.

Kısaca şöyle diyebiliriz. Tüm dinsel ve evrensel bilgiler Allah’ın bilgisel boyutunda yer alırken henüz ortaya çıkmamış, bulgusal verilere dönüşmemiş yani henüz somutlaşmamış bilgilerin ancak insanlığın gelişim süreci koşullarına göre mecaz, döğaötesi ve simgesel biçimde anlatımlardır. Bilimsellik ise, Allah’ın bilgi boyutunda var olan tüm insanlığın gelişim süreci koşullarına göre mecaz, döğaötesi ve simgesel biçimindeki anlatımların, bilgi ve bulgularla somutlaşması, evrensel bilgilerin ve Allah’ın evrensel sisteminin algılanması ve kavranılması olayıdır.

Bu yüzden doğru anlaşılmış bir din ile bilimin verileri birbirine karşıtlık içermezler. Aksine aynı evrensel kaynaktan gelip, aynı öz bilgilerin yansıması olduğu için her biri kendi alanından Allah’ı ve evrensel sistemini belirtir. Bu evrensel sistemi görüp okuyabilenler için her biri, diğerini doğrular. Bunun aksini düşünenin, ya bakışında bir sorun vardır ya da dinsel ve bilimsel verileri yorumlamasında eksik bilgi ve algılama nedeni ile bir sıkıntı vardır.

Bu durum; “Sübhanallah (Allah’a özgü evrensel sistem” diyememek yani her an yeni bir şey yaratıp bunlarla da asla kayıtlanmayan ve sınırlanmayanı görmekten perdelenmek yani evrensel sistemi okuyamamaktır.

Allah’a özgü evrensel sistemi bilmeyen ancak bilmediğinin bilinci ile kalben inanarak yaşamaya çalışır. Bu sistemi bilenler hem kalben olduğu kadar hem de akılsal olarak da ikna olarak dinsel anlatımlarda “ikan hali ile yaşamak” denilen “görerek, bilerek, algılayarak ve kavrayarak” gerçeği yaşar. Bu evrensel sistemi bilmediğini bilmeyenler ise, her şeyi bildiğini ileri sürerek sistemi kabul etmeyip, kozasının (maddesel boyutunun) içinde tutsak olarak her şey bu kadar sanıp oyalanmaya devam ederler.

Halk arasında bilinen “ermek” her şeyden vazgeçiş istencidir. İslam bilgelerine göre her boyut kapısını geçmek bir vazgeçiş eylemidir. Bu vazgeçişler aslında maddeden bağımsız, bilincin boyutlar arası yolculuk yapmasıdır, çünkü madde üçüncü boyuttan sonra işlevini yitirir. Bilinç/ruh ise boyutlar arası yolculuğuna devam ederek tüm boyutları görüp, izleyen boyuta geçer. Tüm kapıları geçen, hiçliğe varır ve boyutsal anlamda yükselişi tamamlar. İşte en Allah’a özgü nokta da tam burasıdır, bu durum Hakk’a varmak (evrensel sistemle bütünleşmek), yaratan (tümel bilinç) ile bütünleşmektir yani tek’lik boyutunun bilincini yaşamaktır.

Bilgeler insana tüm boyutların gerçeğini varlığında toplayan, bütünleştiren ve uzlaştıran anlamına gelen dinsel anlatımda “kevn-i câmi” derler. Mikrokozmos (Makrokozmos büyük evren, mikrokozmos ise küçük evren demektir. Parça yani mikrokozmos, bütünü yani makrokozmosu yansıtır. İnsan varlığı ondan daha büyük olan evrenin küçük bir sürümüdür) olan insan, makrokozmos evrenin bir yansımasıdır. Evren büyük boyut, insan ise bunun yansıması/bilinir olan küçük boyuttur. Bu yüzden insan dışarıda olanı içinde, kendi varlığında algılayıp bilinçsel yükselişi olan miracını yani boyutsal yolculuğunu yapmadan Allah kavramını da, evrenin sırlarını/gizemlerini de gereği gibi tanıyıp, bilemez.

Birimsel bir varlık olarak kişinin bilinçsel yükselişi olan boyutsal yolculuğu yapıp, evrensel gizemlere ulaşmak için, bireysel benliğin simgesel anlatımı olan “cüz-i aklın (birimsel aklın)” yani insanın düşünme, akıl yürütme, objektif gerçekleri algılama, yargılama ve sonuç çıkarma yeteneklerinin tamamını kapsayan zekanın ötesine geçip, onu aşmak biçimiyle “külli akla (tümel akla)” ulaşmak ve onu anlamak gerekir. İnsan ancak o zaman evrenselliği ve kendini kavrayabilir. Bu da insanın hem bedensel olarak olduğu kadar hem ruhsal/bilinçsel olarak da kendi yapısını ve evrenin çalışma sistemini bilip, buranın değerleri üzerinden kendini okuması ile olasıdır.

Evrende var olan her şey, bütünün parçacıklarında kodlu oluşu olan hologram yapı gereği insanda vardır. İnsanın beyninde şifrelenmiş olan Allah’a özgü gerçekler insanın boyutsal yolculuğunu yaparken evreni kendisinde bularak okuması, tanıması ve algılamasıyla bilinebilir. Evreni kendinde bularak okuyabilen o ana kaynaktan, bilinçsel gelişimi ve bilgisi oranında “ana kitabı” okumuş olur. Kendi bireysel benliğinin üstüne çıkarak bilinçsel yükselişini yani boyutsal yolculuğunu tamamlar ve evrenle bütünleşir. Evrenle bütünleşmek, yaratıcı olan Allah’a yani tek’lik boyutu bilincine ulaşıp, kapasitesinin el verdiği oranda Allah’ı tanımak demektir.

Kur’an, bu durumu bizlere; “Varlığımızın kanıtlarını, ufuklarda (evrenlerin sınırsız ve sonsuzluk boyutlarında) ve kendi nefislerinde (içsel boyutlarında) onlara göstereceğiz ki, o Kur’an’ın gerçek olduğu onlara iyice belli olsun (algılayıp kavrayabilsinler) ... (41/53)” diye bildirmektedir.

Günümüzde bilim, Allah’ın evreni nasıl yarattığını bilme, anlama ve kavrama yolunda ilerleyişini sürdürmektedir. Einstein; “Tanrının evreni nasıl yarattığını anlamak istiyorum” demiştir. Çünkü evren, insan için gerçeği saklayan gizemlerle dolu bir perdedir. İnsan evrenin gizemsellik içeren boyutlarına bilinçsel yolculuğunu sürdürüp kendini orada bulabildiği oranda boyutsal yükselişini gerçekleştirir ve perdenin arkasındaki Allah’a özgü gerçekleri ve gizemleri algılamaya başlar. Bu suretle de kendini, evrenini ve Allah’ı tanıyarak bilinçsel gelişimini gerçekleştirir.

...

Yorumlar (0)