banner4
30.08.2021, 10:04 30

İstek Yasası

Haluk Berkmen’in 2009 yılında yayımlanan “Kuantum Bilgeliği ve Tasavvuf” adlı kitabında modern bilimlerin bakış açısıyla incelediği, uzam/yer, zaman ve madde gibi kavramların sağlam bir konuma oturmadıklarını, geçerliliğini büyük çapta yitirmiş olan birçok önceki varsayımlara dayandıklarını görüyoruz. Günümüzün bilimsel düşünce düzeninde zaman yerine an, madde yerine enerji, mekân/uzam yerine gözlem çerçevesi, kuvvet/güç yerine etkileşim kavramlarının önem kazandığı görülmektedir. Tüm bu önemli kavram değişikliklerine rağmen, yeni tanımların günümüz insanları üzerindeki etkisi neredeyse yok denecek kadar azdır. Bu durumun asıl nedeni, günümüz insanının teknolojiye büyük önem vermesi ve modern bilimlerin kavramlarından uzak durarak gündelik sorunlar içinde maddeye oldukça çok bağlanmış olmasıdır. Maddeye olan bu bağımlılık, aslında nesnelerin birer enerji yumağı olarak görülmesi düşüncesine engel olduğu gözlenmektedir.

Gerçekte insanlar herhangi bir konuya önce ilgi duyarlar, sonra o konu hakkında istek oluşur ve sonunda bir yöntem geliştirerek eyleme geçirdiklerini görüyoruz. Aslında bedenimiz bizim kendisine ilgi göstermemizi ister ve genel anlamda “karnım acıktı” ya da “uykum geldi” gibi sözleriyle asıl aktarılmak istenenin “benim bedenim beslenmek istiyor”, “benim bedenim uyumak istiyor” önermelerinin varlığı söz konusudur. Bu sözlerde “benim bedenim” yerine kısaca “ben” dememizin gerçek nedeni kendimizi bedenlerimizle sanki özdeşleştirmiş olmamızdan kaynaklanmaktadır. Aslında burada bedeni, kendine özgü istekleri bulunan bir varlık olarak görmememiz olgusu bulunmaktadır. Bunun doğal sonucu olarak, kişi kendi bedeniyle özdeşleşip onun isteklerini kendi istekleri haline getirince de bir etki/tepki otomatı olmaktan öteye geçemiyor.

Bilindiği üzere, Klasik Newton fiziğinde “Her etkiye karşı aksi yönde eşit büyüklükte bir tepki oluşur” yasası bulunmaktadır; doğadaki nesnelerin davranışlarını anlamamızda bu yasanın çok büyük yararı olmuştur. Bedenleriyle özdeşleşen kişiler etki/tepki işleyişini yaşamlarının konumunda tutarlar. İnsanlar ne ölçüde bedenlerine önem verirlerse, bedenleri de o ölçüde isteklerini artırmak durumunda olur. Sigmund Freud’un tanımına göre, insan davranışlarının kökeninde içgüdülerin etkisi oldukça çoktur ve bu içgüdü dediğimiz dürtüler ise doğrudan bedenimizin istekleridir. Bu boyutta yaşamını sürdüren insanın aklı gerçekte ise bedeninin hizmetindedir. Bir işe girip çalışması, daha iyi beslenmek, giyinmek ve barınmak içindir. Evlenip çoluk çocuğa karışması önce bedenin cinsel gereksinimini tatmin etmek, sonra da geleceğini, yani bedenini güvence altına alabilmek için olduğu gözlemlenmektedir.

Yazar kitabın birinci bölümünde insanın biyolojik, psikolojik ve sosyal bir varlık olduğundan söz etmektedir. Biyolojik yapısı olan beden elbette ki ihmal edilemez ve insan tanımından dışlanamaz. Ancak, insanın psiko-sosyal yönü olan ruh/tin/bilinç boyutunun da aynı derecede ihmal edilmemesi gerektiği bilinmektedir. İşte tam burada Tasavvufçu bilge kişilerin bir deyişini aktarmakta yarar var sanırım: “Bu dünyada ol, bu dünyadan olma” derler. “Bu dünya” ile asıl kastedilenin, bedenimiz ve dünyanın birer maddesel boyutu olan varlıklardır. “Bu dünyada ol” deyişiyle bedenimizi ihmal etmememiz, bedenimize ve dünyanın maddesel yapısına gereken saygıyı ve önemi vermemiz gerektiğini, “Bu dünyadan olmamak” deyişiyle ise, bu dünyanın önem verdiği maddesel değerlere, varsayımlara, genellemelere gereğinden daha çok önem vermemek ve desteklememek gerektiğini belirtmek istiyorlar aslında. Ayrıca, akılsal yerine sezgisel zihni kullanarak düşünmek de bu dünyadan olmamak anlamına uygun düşer. Yine bu dünyadan olmak ise bize aktarılmış olan tüm varsayımları tartışmadan, sorgulamadan kabullenmek anlamını da geldiği bilim dünyasında bilinmektedir.

Gereğinden oldukça çok önemsediğimiz varlıklara ya da kavramlara şöyle bir baktığımızda, eğer onları aklın süzgecinden geçirmeden, sorgulamadan ve tartışmadan kabul ettiysek, bu kavramlar bizim için aslında bir inançtan ya da bir kabulden öteye geçmez bir durumdur. Böylece inanç ya da kabulümüz, önce bir ideolojiye sonra da bir dine dönüşebilir. Din deyince, elbette yalnızca tek Tanrı dinlerini kastetmiyoruz. Bugün “materyalizm” dediğimiz maddesel bakış açısı da bir dine dönüşmüş durumdadır. Materyalizme yani maddeciliğe sıkı sıkıya sarılmış olanlar onu tartışma konusu yapmayı asla istemezler. İnançlarında ya da kabullerinde her nesne maddedir ve her açıklama ya da yorum, maddesel bir bakış açısından yapılması gerekmektedir.

Yazarın bu kitapta asıl aktarmaya çalıştığı, yeni ve modern bilimlerin de desteklediği bakış açısına göre, varlık bizim dünyaya bakış açımızdan soyutlanamaz ve madde denen şeyin gerisinde gerçekte sonsuz ve bütünsel bir enerji alanı bulunmaktadır. Bu enerji alanı bir varsayım değil, hem kuramların hem de deney ve gözlemlerin desteklediği bilimsel bir kavramdır ve dikkat edilerse, “bir nesnedir” demiyoruz. Çünkü enerji alanını nesneleştirmekle onu hem bir madde olarak sınırlamış, hem de bilimsel anlamda tanımlanabilir bir kavrama indirgemiş oluruz.

Evrensel gerçeklikte, her insan bu sonsuz ve bütüncül enerji alanının bir küçük özeti, bir uzantısıdır. Her var olan gibi insan da çevresi ile sürekli enerji alışverişi yapmaktadır. Beslenmeden tutun da büyümeye, hatta düşünmeye kadar her hareketimizde ve edimimizde gerçekte bir enerji alışverişi vardır. Fiziksel bedenin çevresinde de göze görünmeyen bir enerji alanı bulunduğu bilimsel bir tespit olduğunu yadsımayalım. Bu alan çevredeki diğer enerji alanları ile etkileşir, titreşime girer ve düzgün itmelerin etkisiyle bir salınım genliğinin artışına ulaşır. Bu olayı, aynı titreşen bir diyapazonun (Titreştirildiğinde ana seslerden birini veren, U biçiminde, küçük bir çelik araç) diğer bir diyapazonun da titreştirmesine benzetebiliriz. İki diyapazon aynı rezonans/titreşim frekansına sahipse birine vurduğumuzda diğerinden de ses gelir. Diyapazonların arasında etkileşimi sağlayan aslında havadır. Enerji bedenlerinin birbirleri ile etkileşimini sağlayan ve rezonansa/titreşime sokan bedenler arası enerji bağıdır. İkinci beden diyebileceğimiz ve bizim fiziksel bedenimizden daha büyük olan enerji bedenine “astral beden” veya aura (Paranormal veya ruhsal anlamda kullanılan bir terim olup, canlıların bedenlerinden yayıldığı varsayılan ışınımla oluşan ve gitgide yayılan etki kuşakları şeklinde kendini gösterdiği ileri sürülen elektromanyetik alana verilen addır) gibi adlar verilmiştir. Bu enerji bedenini görenler olsa da pozitiflik inancına bağlı olanlar için “enerji beden” yalnızca bir sanı, bir hayal ürünü olarak yorumlanır. Oysa enerji beden yalnızca diğer enerji bedenleriyle değil, aynı zamanda tümel ruh/bilinç/akıl olan bütünsel enerji alanı ile de etkileşime girebilir.

Enerji bedeninin özelliği, yorum yapmadan, akılcı indirgeyici akla danışmadan doğrudan diğer enerjileri algılaması ve farkında olmasıdır. Enerji bedeninin etkileşmesi yerellik ilkesi uyarınca gerçekleşmesi de gerekmez. Yerel olmayan ve zamandan bağımsız bir şekilde an’da etkileşerek bilgi iletebilir veya bilgi edinebilir. Bu tür yerel olmayan ilişkileri Kuantum Kuramı da kabul etmektedir. Kuantum kuramının “Başlangıçta bir bütün oluşturmuş bir yapıyı parçalasanız dahi parçalar arasında etkileşim yerel olmayan bir biçimde devam eder” savı, yazar tarafından kitabın “Örgü-Alan” kuramı başlığı altında ayrıntılı bir biçimde aktarılmaktadır.

Bu deyişin anlamı şudur. Bütün, parçaların toplamından daha çoktur. Bütünü oluşturan parçalar, bütünden ayrılsalar dahi bütünle etkileşmeye devam ederler. Parçalar bütünden tamamen bağımsız bir varlık sürdüremezler. Parçalar arası ve bütün ile parçalar arasında yerel olmayan bir etkileşim vardır. Çünkü parça dediğimiz maddesel varlıklar aslında yoğunlaşmış enerji olup bütünsel enerji alanından başka bir şey değildir. Onları farklı yapan bizim yorumumuz ve cüzi/kişisel irademiz başka bir deyişle birimsel tercihlerimizdir.

Öyleyse birimsel bir varlık olarak insan istediği takdirde evrensel enerjiyi harekete geçirip yerel olmayan bir iletişim kurabilir. Buna “İstek Yasası” diyebiliriz. Bu yetenek her insanda vardır, ama istek olmadıkça yetenek harekete geçmez. İnsan kendini beş duyu ile kısıtlamadığı sürece istek yasasını harekete geçirerek birçok açıklanması zor olan işler başarabilir. Öncelikle “an” içinde bulunmak ve trans/vecd haline geçerek zaman kavramından ya da boyutundan çıkmak, uzaklaşmak gerekir.

Bilindiği üzere her şeyin temelinde “istemek” yatar. Dualar, yazılar, hayaller, düşünceler tümü birer isteme yöntemidir. İstediğiniz ya da istemediğiniz bir şey varsa onu bir şekilde yaşamımıza çekmeye başlarsınız. Çünkü bilinçaltı, düşündüğümüz ve söylediğimiz her ne varsa iyi ya da kötü diye ayırt etmeden hemen kayda alır. Diğer yanda istememekte aslında istemenin farklı bir yöntemidir. “İstek Yasası” yaşamımızın her anında vardır. Çünkü bir şekilde aklınıza o düşünce dönüp durmaktadır, işte bu nedenden istemediğiniz şeyi aklınıza getirmemek aslında onu kapatmanın en iyi yöntem biçimidir.

Evrensel ya da tümel irade, ruh, akıl, bilinç ya da tümel enerji herhangi bir isteğe ya da gönülden içtenlikle gelen bir dileğe kesinlikle kayıtsız kalmıyor. Kozmik/evrensel sistemde ya da dinsel anlamda “sünnetullah” olarak adlandırdığımız Allah’ın yasasında var olan “İstek Yasası”na göre, saf isteğin belirmesi, istenilen nesneyi ya da insanı istek sahibine çeker. Gerçekleşme süresi bazen uzasa da evrensel sistem, bu isteğe mutlaka yanıt verir.

Öyleyse, gerçekten ihtiyacın ötesinde bir şey mi istiyorsunuz? “Ya gerçekleşmezse” diye bir korku duyuyor musunuz? Bunlara, evet diyorsanız, evrensel sistem gereği “İstek Yasası” işlemez hale geliyor. Parayı insanca yaşayabilecek kadar, evi barınabilmek için isteyebilirsiniz. Evrensel cazibe yasası gereği, ihtiyaç duyan ve duyulan birbirine çekilir olduğunu bilmemiz gerekiyor.

Tüm bu çalışmalar pozitif bilim tarafından henüz tam anlamda kabul görmüş değildir. Ancak, insanın kendi yararına olduğu kadar bütünün yararına yapılan bu tür çalışmalar istek yasası sayesinde gerçekleşebilir. Örneğin şifacılıkta önemli olan, hasta bir kişinin şifa bulmak için gösterdiği istektir. Bu istek olmadan ne şifacı ne de günümüzün ilaç kullanan doktoru başarılı olabilir. Duyular ötesi algılamada, aynı şekilde, istek yasası sayesinde gerçekleşir. Medyum sözünün asıl anlamı “ortam” demektir ki bugün sıkça kullanılan medya sözü de “toplumdan, ortamdan söz eden” anlamını taşır. Medyum olan kişi kendi isteği ile enerjileri farklı olan varlıkların kendilerini ifade etmeleri için bir ortam oluşturur ve bu ortam aslında onun bedeni ve zihnidir.

Aslında zihin sözü ile beyni değil, beynin bir yetisinden söz ediliyor ki, buna düşünmek de diyebiliriz. Ancak düşünmeyi, genelde indirgeyici bakışla, “tümevarım” yöntemini kullanarak sonuca ulaşan bir yaklaşım şekli olarak tanımlıyoruz. Oysa zihin, bir anda sezgisel olarak aradığı yanıta ulaşabilir ve bu yetinin asıl kaynağı halen tartışma konusu olmaya devam etse de “tümdengelim” yönteminin uygulandığını söyleyebiliriz. Büyük sayıları çarpabilen insanların veya diğer ortalama insanlara göre aşırı yetenekleri bulunan insanların yetileri yalnızca genlerle ya da beyin işlevleriyle, birtakım kimyasallarla açıklanabilir mi? Dıştan alınan bazı uyuşturucu ve benzeri tetikleyici kimyasalların etkisi biliniyor, ama bu tetiklemenin etkisiyle beyin ne tür bir tepki veriyor? Beyin nasıl çalışıyor ve bellek nerede bulunuyor?

Gerçekte bilmemiz gereken asıl olgu, insan yapısının evrenin bütünsel enerjisi ile istek yasası sayesinde etkileşime girdiğini kavrayabilmektir. Bu etkileşimi sağlayan beynin çalışma şeklini anlamamıza yardımcı olacak olan “Belleğin Hologram bir Model” olduğunu ve bu modeli tüm ayrıntılarıyla yazar kitabında ele almaktadır, iyi okumalar dileklerimle...

Yorumlar (0)
16°
kapalı