banner4
14.01.2021, 23:23 154

GÜNCEL DEMOKRASİ SORUNLARI

Bilindiği gibi İlkçağ felsefecisi Platon, aşırı özgürlük ve eşitlik düşkünlüğü bulunan Demokrasi’nin sakıncalı bir rejim olduğunu, herkes dilediği gibi davranınca, demokrasinin bozularak “Tiranlığa” dönüşeceğini, Tiran denilen yöneticinin de zorbalık yapmaya kendini mecbur hissederek, özgürlükleri büyük oranda kısıtlayacağını söylemişti.

Günümüz dünyasında, popüler kültürün aşırı çoğalması, seçkinci düşünceyi azınlığa düşürmüş, dileyenin dilediğini yapma özgürlüğünü doğurmuştur. Halk içinde bilgisiz kişiler, çok daha fazla olduğu için bilmeyenler, bilenlerin yerini aldığında, sonuç kültürel felakete dönüşmektedir. (ABD’de yaşananlar bunun göstergesidir.)

Zamanla tüm halkın oyları ile doğrudan yönetim şeklindeki demokrasiden, temsili demokrasiye geçilmiş, liyakatli ve ehil kişilerin vekil olması sağlanmıştır. Temsili demokrasi ile yönetilen toplumlarda artık vatandaşlar, kanunlarca “seçmen” olmuşlardır. Ancak temsili demokraside, bu kez halkın seçimden seçime hatırlanması, sakınca doğurmuştur. Bunu da aşmanın yolu, halka daha fazla yönetimde söz hakkı sağlayan “katılımcı” demokrasiyle mümkün olmuştur. Halkın kendi geleceği ve kaderi hakkındaki kararlar almasına fırsat tanıyan en önemli yöntem, halk oylamasıdır. Fakat profesyonel siyasetçilerin, halkı medya yoluyla kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirme imkanları sorun oluşturmaya devam etmiştir.

Demokrasi yolculuğu, inişlerle ve çıkışlarla yoluna devam etmiştir. Bir ülkeye ‘demokratik’ isim vermek, pratikte demokratik kültür ve ilkeler bulunmadıkça, hiç bir anlam taşımamıştır. Nitekim “Liberal” demokrasi, demokratik kültür içinde, bireyin haklarını ve özgürlüklerini sağlamayı amaç edinen yaklaşımı savunmaya başlamıştır. Sınırlı devlet ilkesiyle bireyin, devlet hegomanyası altında ezilmesinin önüne geçmek istemiştir. Çoğunluktan değil, çoğulculuktan; müdahaleden değil, serbest piyasa ekonomisinden ve sivil toplumundan yana olmuştur.

Diğer taraftan “Sosyal” demokrasiyi savunanlar, liberallerin eksik bıraktığı noktaları doldurmuştur: Bireyin, çalışma ve sosyal haklarını kanunla güvence altına almış, sendikal örgütlenme, sağlık ve eğitim gibi temel hizmetlerin ücretsiz olmasını sağlamaya çalışmıştır.

Demokratik ülkelerde, seçilmiş yöneticiler, sorumluluklar üstlenmiş, toplumun huzur ve refah seviyesini yükseltmek, bireylerin temel hak ve özgürlüklerini korumak ve geliştirmek öncelikli hedefleri olmuştur. “Temsili” demokraside seçilenler, bu sorumluluklar içinde, azınlıkların haklarının gözetmeye ve temsilde adaleti sağlamaya çalışmışlardır. Ancak bu hakkaniyet gözetilmediğinde ise yine bir demokrasi sorunu baş göstermiştir: Temsilde adaletsizlik ve çoğunluğun diktatörlüğü...

Gerçek demokrasi, bireylere kendi kaderini belirleme hakkı tanır. Ayrıca inançları, kültürleri, dünya görüşleri ve yaşam tarzları farklılık gösteren bireylerin ve toplulukların, tek bir toplum ve devlet çatısı altında bir arada barış içinde yaşamasını sağlayacak yasal korumaları ve düzenlemeleri sağlar. Demokrasi, çoğulcu bir anlayışa sahiptir; tek bir kişinin, grubun, sınıfın toplumda üstünlüğü düşüncesinden değil, hak ve özgürlükler bakımından, insanlar arasında bir eşitlik olduğu düşüncesinden beslenir.

Ne var ki demokrasinin erdemleri, çoğu zaman gözetilmemiştir: Toplum içinde yaşayan azınlıkta kalan bireylerin hakları açısından, birçok olumsuzluklar yaşanmıştır. Örneğin, toplumun geleceğini ilgilendiren önemli bir konuda, azınlık olanlar çoğunluktan farklı düşündüğünde, bu düşüncesini hayata geçirmesi imkansızdı. Demokraside çoğunluğunun kararları adalet gibi görüldü ama azınlık hakları yeterince korunmuş olmadı.

Böylece demokrasi, demokratik ülkelerde “ikilemler” yaşadı: Demokrasi, vatandaşlara siyasal tercihlerini yalnızca seçimlerde oy vererek ifade etme hakkı tanıyan ve bunun dışında kamusal alanda kendini ifade etmesine yeterince izin yer vermeyen bir yönetim biçimi midir? Toplumun çoğunluğunun siyasal tercihlerinin, o tercihleri benimsememiş azınlıklar üzerinde baskı oluşturması demokratik midir? Vatandaşların tümünün düşüncelerini temsil edecek bir siyasal örgütlenmelerin meclislerde yer alamaması adalet midir?..

Demokraside çoğunluğun, mutlak egemenlik şeklinde anlaşılmaması gerektiğini düşünen düşünürlerden biri J. Stuart Mill oldu. Mill, “Özgürlük Üzerine” adlı eserinde, “Belirli bir görüşü toplumda savunanlar, sayıca ne kadar fazla olurlarsa olsunlar, kendileriyle aynı görüşü savunmayan insanları ve tercihlerini göz önüne almak zorundadırlar.” dedi.

20. yüzyılın başlarında, “çoğulculuk” olarak adlandırılan bu görüş, gelişmeye başladı. Temel olarak azınlık hakları, yalnızca sayısal çoğunluk olmak bakımından kendilerine göre daha güçlü gruplar karşısında korunması için yasal çalışmalar yapıldı.

Buna rağmen, günümüz demokrasilerinde seçilebilme yeterliliğinin, yönetimde istikrar için ülke barajına bağlı kılınması ve bu yüzde dilimin altında kaldığı için toplumun belirli kesimlerinin siyasi tercihlerinin meclise girememesi ve de seçim barajı altında kalan partilerin temsilcileri yerine, aynı bölgede yalnızca barajı aşmış bir partiden aday gösterildiği için halkın tercih etmediğinin meclise girmesi, temsilde adalet sorununu derinleştirdi.

Bu noktada karşımıza “Demokrasi Paradoksu” kavramı çıkmaktadır: Demokratik olduğu iddia edilen yönetimlerin demokrasiyi koruma adına, temek hak ve özgürlükleri sınırlayıcı önlemlerin kanunlaşması, bir çelişki değil midir?

Bu sorunun cevabını Karl Popper, liberal demokrasiyi ve “açık toplum” esaslarını savunarak vermektedir. Karl  Popper’in açık toplumun önemine vurgu için Platon’un tiranlık vurgusu gibi demokrasiye yönelik şöyle bir öngörüsü vardır: “Demokrasi, totaliter rejim denemelerine karşı mücadele edebilmek için, totaliter yöntemleri kopya etmek ve uygulamak durumundadır; bunun sonucunda kendisi de totaliter olmaktan öteye gidemez...” Bu sebeple kapalı toplumlardan açık toplumlara geçilmelidir ki demokrasi ilerleyebilsin görüşünde olan Popper’e göre, insanlığın en büyük devrimi budur. Kapalı toplumun insanları, akrabalık, sürekli bir arada bulunma sebebiyle birbirlerine çok benzeme ve sorumsuz davranma gibi özellikler taşırken, açık toplumun bireyleri, kendi özgür iradeleriyle verdikleri kararların her türlü sonucuyla yüzleşirler ve sorumluluk alırlar.  Bu yüzden Popper’e göre, demokratik bir yönetim esasına dayalı açık toplumun varlığını korumak adına, yasal tedbirlere başvurmak, bir yöntem çelişkisi değildir.

Yine, toplumsal ve siyaset sorunlarında farklılıklar üzerinde düşünen Laclau ve Mouffe adlı düşünürler, “Radikal” demokrasi önerisinde bulunmuşlardır: Onlara göre toplum homojen olmadığına göre, farklı öznelerin varlığını kabul eden “çoğulluk ilkesi” gözetilmelidir. Toplumdaki çatışma ilişkileri, sadece ekonomik temelli olmayıp, cinsiyet, otorite, bürokrasi, kent, çevre vs. sorunlar konusunda farklı toplumsal ilişki biçimleri oluşturur. Sonuçta “yeni toplumsal hareketler” bu yüzden ortaya çıkar. Bu toplumsal hareketler sivil toplumcudur; yani, özgürlük ve eşitlik talepleri esas olarak kültürel ve kimlik temelli talepler üzerinde durur. Yeni toplumsal hareketler, her türlü baskıya ve hiyerarşiye direnmeye ve otorite biçimlerini sorgulamaya yönelir. Bu stratejik tutum, toplumda çoğunlukçuluğu ve merkezciliği kabul etmez. Radikal demokrasi, birey merkezli hakları temele alarak hiçbir özneyi diğerinden daha ayrıcalıklı durumda görmez. Böylece bu demokrasi ‘demokratik değerleri ve pratiklerin çoğaltılmasını’ savunmaktadır. Vatandaşın, sivil toplumdaki demokratik mücadelesini örgütleyerek, liberal demokrasiyi, radikal ve çoğulcu bir demokrasi doğrultusunda derinleştirmeyi ve genişletmeyi amaç edinir. Laclau ve Mouffe, çatışmacı çoğulculuk ile kimliklerin farklılıklarını tanımlayan bir anlayışla ‘ötekini’ düşman olarak da görmez, sadece “itiraz eden” olarak değerlendirir. Mouffe’a göre, ‘ötekiler’ meşru muhaliftir ve liberal, demokratik toleransın gerçek anlamıydı.

Mouffe, “Siyasette Doğru Yoktur” adlı söyleşisinde görüşünü şöyle devam ettirir: “Carl Schmitt, çoğulcu demokrasinin mümkün olmadığını savunmuştu. Schmitt’e göre mümkün olan tek düzen otoriter düzendi. Oysa onun dost/ düşman ayrımı, toplumları iç savaşa sürükler. Böylesi bir çatışmanın siyasal alanda önünü açarsanız ya da bunu meşru kılarsanız, siyasi birlik sağlayamayız...Ben çoğulcu demokrasi mümkündür demenin ötesinde şunu söylüyorum: Demokrasi, ancak ve ancak çoğulcu demokrasi olarak anlaşılabilir. Ama tam bir uzlaşmaya varabileceğiniz çoğulcu demokrasi fikri, özünde kendi kendini yalanlayan bir fikir olur. Ben de bu yüzden Derrida’nın öne sürdüğü demokrasi fikrine katılıyorum, “gelecek” demokrasi fikrini...Demokrasi asla tam anlamıyla gerçekleştirilemez, bu bakımdan sürekli gelecek olmak durumundadır.”

Demokrasi sorunlarına çareler tükenmeyecekti: Habermas ve John Rawls tarafından, “Müzakereci demokrasi” fikri ortaya atıldı. Sivil ve kamu alanını, siyasi ve ahlaki açılardan özgür ve eşit bireylerin rasyonel bir diyalog ve uzlaşma zemini olarak kavrayan bu fikir,  Habermas tarafından “İletişimsel Eylem Teorisi” ile ifade edildi. Habermas’ın müzakereci demokrasi anlayışı, liberal ve Cumhuriyetçi bir anlayıştır. Müzakereci demokrasi liberaldir; bireysel haklar üzerinde düşüncesini temellendirir. Tüm düşüncelere saygı duyulması gereklidir. Dolayısıyla bir düşüncenin diğerlerine dayatılmasından kaçınmak için kamusal alan, tarafsız olmak zorundadır. İkincisi, Cumhuriyetçidir; siyasi katılım sorumluluğu üzerine kuruludur. Her vatandaş, kamusal alana girişiyle birlikte, genel kamu menfaatine katılmak durumundadır. Bu, herkesin katılımı olup, demokrasiyi güçlendiren bir yöndür. Habermas’a göre bireyler ancak böyle bir müzakere ortamında uzlaşabilirler.

Görüldüğü üzere “demokratik kültürün” oluşumu üzerine bir çok tartışmalar devam etmiştir. Bu tartışmalar, kendi içinde önemli açılımlar ve açıklamalar getirmiştir. Yukarıda tartışılan şekliyle, çoğunluklu temsil yönetimi, hak olsa da hakkaniyetli değildir. Yönetimde istikrar için temsilde adalet gözardı edilmektedir. O halde demokrasi yolunda karşılaşılan sorunları görmezden gelmek yerine, yeni çareler üretmeye devam edilmelidir. Öyleyse yapılması gereken şey, gelecek için daha katılımcı, müzakereci, çoğulcu demokratik teori ve pratikler geliştirmektir.

Yorumlar (0)
parçalı az bulutlu