banner4
22.01.2021, 00:15 64

ASIL VE GÖLGELER ÜZERİNE…

Fıtratı aşkla yoğrulmuş Mevlânâ Cami, bak ne güzel söylemiş: “1-Yalnız biri iste; başkaları istenmeye değmiyor. 2-Biri çağır; başkaları imdada gelmiyor. 3- Biri talep et; başkaları lâyık değiller. 4- Biri gör; başkalar her vakit görünmüyorlar, saklanıyorlar. 5-Biri bil; marifetine yardım etmeyen başka bilmeler, faydasızdır. 6-Biri söyle; O’na ait olmayan sözler, malâyani sayılabilir.”

İlk Çağ’da Plotinus, “Güzel Üstüne” eserinde, (ölümünden sonra öğrencisi Porphyry eserlerini yayımladı) tüm varlıkların en üst kademesinde yer alan Bir’i, “kendinde var olan ve kendi kendinin sebebi” olarak görmüştü. O, varlığı aşkın olan; bölünmez, bütün ve birlik; yetkin, ezeli ve ebedi idi. Yine “Dokuzluklar” eserinde, güzel olan şeylerin güzelliklerinin kendilerinden mi, yoksa bir başka varlıktan mı aldıkları sorusunun cevabını aradı: İki çeşit güzellik vardı; ideaya katılma nedeniyle, araçsal güzel olan cisimler ve kendinde güzel olanlar…Tek tek cisimlerden güzel algılanarak, idea olan güzelin algılanmasına aşamalar buldu. Arzularından, duygularından arınmış, bedensel olarak neye sahipse hepsinden arınmış ruh, güzeli algılayarak, ‘çoklukta birlik’ oluyor ve Tanrı’da öze kavuşuyordu.

Orta Çağ’da Augustinus da en eksiksiz uyumu “birlik olmada” bulacaktı. Tüm gerçekliğin ve her türlü güzelliğin başlıca biçimi “Birlik”ti. Tanrı tam olarak birlik sahibiydi...

İslam Felsefesine gelince; Güzel kavramı Tanrı ile ilişkili olarak ele alınacaktır. İslam filozoflarından El Kindi, Farabi, İbn Sina ve İbn Rüşd gibi düşünürlerin metafizik anlayışlarında “zorunlu ilk Varlık, Bir ve ilk sebep Tanrı” kavramları ile bu durum ifade edildi. Bu düşünürler de Plotinus gibi, zorunlu varlıktan, evrendeki diğer varlıkların “sudûr” kuramıyla oluştuğunu anlattılar.

Kendisi mutlak, güzel ve iyi olan Tanrı’dan meydana gelen her şey, O’nun varlığına uygun olarak, güzel, iyi ve yetkindi. Farabi’ye göre, “Güzellik, parlaklık ve ihtişama sahip her mevcûd, varlığı en mükemmel durumda olandır. İlk olanın varlığı en mükemmel varlık olduğuna göre, O’nun güzelliği, güzel olan her şeyin güzelliğinin üstündedir” diyecekti.

İbn Sina da bu hususu şöyle dile getirdi: “Zorunlu Varlık, sırf güzellik ve parlaklık sahibidir. O, her şeyin güzelliğinin ve her şeyin hoşluğunun ilkesidir.”

Mevlana Celaleddin Rumi ise nesnelerde görülen güzellikleri, Tanrı’nın belli bir zaman için o varlıklara verdiği nitelik olarak tanımladı: “Bir duvarın üzerine bir nur düşer. O nur duvarın değildir. Duvar o nuru aksettiren bir ayna gibidir. Güzellerde görülen güzellik de onların değildir. Muvakkat bir zaman için onlara lutf edilmiş olan ilahi güzelliktir... Bütün güzellikler, kudretler, güçler, faziletler ve ma’rifetler hep güzellik güneşinden, yani Haktan’dır. O güneşten ötelerden, bu tarafa gelmiş vurmuştur. O güneşin ışığı yıldızlar gibi geri döner. Ve vurduğu şu beden duvarını terk eder, çekilir gider. Güneşin ışığı çekilip güneşe geri gidince, her beden duvarı karanlık ve simsiyah kalır.” şeklinde ifade edilen bu durum, geçici güzel olandan, “daimi güzel olana” doğru olacaktı.

Genel anlamda İslam felsefesinde bütün yaratılmışların vücutları ve güzellikleri, Allah’ın ezeli ve ebedi varlığına nispetle bir gölge gibidir. Kainatta bütün güzellikler, Allah’ın isimlerinin ve sıfatlarının güzelliğini gösterir. Tüm bu güzellikler sonuçta Allah’ın zatının sonsuz güzelliğine bakar.

Burada “Her şey O” mudur? Yoksa “Her şey O’ndan” mıdır? sorusu akla gelebilir: Tasavvuf ekolünde Muhyiddin Arabi ve Hallac Mansur, varlığın tümü için “Her şey O’dur” diye tarif etmişlerse de Tanrı ile eşya arasında ayrım bulunması gerektiğini söyleyen İmam Rabbani, “Her şey O’ndandır” diyerek, eksiklik ya da kusurların doğrudan Tanrı’ya yöneltilmesine izin vermemiş oldu.

Mademki binler güzellik var...Öyleyse bu güzellikleri Yaratan biri var...İbret nazarıyla neye bakılsa, örneğin çiçeğe nazar edilse, ondaki ince sanatlar ve estetik işlemeler, Allah’ın isimlerini (Cemal ismini) hatırlatmaktadır.

Kainatın bütün güzellikleri bir araya gelse ve toplansa, Allah’ın sonsuz güzelliğinin yanında, sadece bir pırıltı hükmündedir. Yalnız bu pırıltılar, sonsuz güzelliğe işaret etme noktasından O’ndan bir eser olması nedeniyle değerlidirler. İnsan bu tecelli pırıltılarını takip ederek, sonsuz güzelliğe ulaşabilir. Yani eserden, “eser sahibine” ulaşmak bu şekilde mümkün olacaktır.

Burada asıl olanla, gölgesi arasındaki ilişki şöyle anlaşılabilir: Allah’ın her şeye yakın olması, isim ve sıfatlarının tecelli etmesiyle olur, yoksa Zat ve mekan olarak, yanında bulunmasıyla değil...Güneş ışığı, nasıl ki göz bebeğine yansıyarak kendini gösterir ama Güneş, gerçekte gözümüz içinde değildir, öyle de Allah da kainatta tüm varlıklara isim ve sıfatları ile her zaman yakındır, her şeye nüfuz eder ama mekandan münezzeh Zatı itibariyle bizden uzaktadır.

Netice olarak, İslam filozofları güzeli açıklarken, Allah’a atıfta bulunarak, tüm güzelliklerin kaynağı ve sahibi olarak O’nu göstermişlerdir. Bu yaklaşım, Plotinus’la başlayarak, özellikle Orta Çağ düşünürlerinde egemen olan güzellik anlayışıyla benzerdir. Evet, varlıklar vardır, Hakk’ın eseridir, O’nun isimlerine aynalık yapmaktadır. Ancak esas olan, Allah’ın varlığına delil olmaları ve ona yöneliş imkanı sunmalarıdır.  

Buna göre, bazı insanlar karanlık bir mağaraya zincirlenmişlerdir ve bu insanlar başlarını sağa ve sola çeviremezler, sadece karşılarındakini görebilmektedirler. Doğuştan beri bu mağarada bulunan insanlar, mağaranın girişinden yansıyan gölgeleri görür ve bunları gerçek olarak algılarlar. Nihayet bir gün bu insanlardan bir tanesi, zincirlerinden kurtulur ve mağara dışında yeni hakikatlerle tanışır ve duvarda gölgelerini gördüğü nesnelerin gerçek olmadığının farkına varır. Bunu mağaradaki arkadaşları ile paylaşmak üzere mağaraya geri döner. Mağaradaki arkadaşları ise mağaranın dışında farklı bir gerçeklik olduğuna inanmazlar. Ve bu insanlara, mağaranın dışındaki gerçekliği aktarabilmek de imkânsızdır.

Platon’un düşüncesi, bu simge üzerinde şekillenir. Ona göre nesneler ve idealardan oluşan iki ayrı dünya vardır. İnsan bedensel olarak nesneler dünyasına aittir ve orada bulunmaktadır. Ancak ruhen bir zamanlar bulunduğu idealar dünyasından izleri kendisinde taşımaktadır. Alegoride temel olarak mağara, toplumu; zincirler, o toplumsal yapı içerisinde var olan kuralları; mağaranın duvarına yansıyan gölgeler, toplumda kabul edilen gelenekleri sembolize eder. Buna göre, zincirini kıran birey, hakikatin peşine düşen filozofları olduğu kadar, hayatı sorgulayan insanı da temsil etmektedir. (Yardımcı Kaynak: Vikipedi-Mağara Alegorisi)

Yorumlar (0)
10°
az bulutlu