banner4
17.06.2021, 23:50 57

ÜNİVERSİTE YILLARIM...

Geçen yazımda 1991 yılı İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi 1. Sınıfta kitaplarını okuduğum Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil hocadan bahis açmıştım. Öyleyse biraz üniversite hatıralarımdan bahsedebilirim:

Üniversiteye kayıt sonrası dersleri takip etmekte zorlanıyordum. Zira Haseki hastanesinde Röntgen teknisyeni olarak çalışmaya başlamıştım. Nöbet sonrası ara sıra üniversiteye uğrar, ne anlatıldığını dinler, kısmen de hocaları tanımak için giderdim. Hiçbir hocayla yakından tanışma imkanım olmadı.  Çoğu zaman hastaneden nöbet sonrası Aksaray’dan Beyazıt’a geçer, ders dinlemeye başlarken İstanbul havasının etkisiyle, başımı sıraya koyunca derste uyurdum. Onları yeterince dinleyemediğim için kitaplara yoğunlaşarak kendimce çokça özet not çıkarırdım. Ayrıca Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin daha teorik -doktrin görüş içermeyen- kitaplarını da alıyordum. Birinci sınıfta beni zorlayacak Roma hukuku dersi görünüyordu. Latince kelimeleri ezberlemekte iyi değildim. Sözleşmeler arasında kendimce muhakeme ilişkileri geliştirdim. Sene sonunda Roma hukuku dersinde hocamız Prof.Dr.Türkan Rado, pratik parça vererek, bunun hangi sözleşme tipi olduğunu ve soruları bu sözleşme üzerinden çözmemizi istedi. Sınavda ben yanlış sözleşme üzerinden soruları cevapladım. Sona doğru gelince, çelişkiyi fark ederek yanlış yaptığımı anladım. Zaman kalmamıştı. Son iki soruyu doğru esas üzerinden cevapladım ve şöyle bir not yazdım: “Hocam gerçek sözleşme tipi budur, ama ben sonradan anladım. Cevaplarım yanlış oldu ve zaman kalmadı. Özür dilerim” dedim. Sınav sonuçları açıklandı. Okulda bu derse çok çalışmış arkadaşlarım vardı. Ezbere Latince terimleri zehir gibi bildikleri halde dersi veremediler. Merakla ben de kendi notuma baktım: Geçer (50) yazıyordu. Doğrusu hocamız, yanlışta olsa verilen cevap içeriklerini beğenmiş olmalıydı. Üniversitemizde geçer not 50 idi. Ankara Hukuk fakültesinde ise 60. Bu durum ister istemez hocaların zihninde bir baraj puandı. Geçer not üstü almak bir hayli zordu. İki üniversite arasında bu fark, mezuniyet ortalamamızda Ankara Üniversitesi öğrencilerine daha fazla ayrıcalık sağladı. Neyse, sosyal ağırlıklı öğrencilerin çekindiği diğer bir ders İktisat dersiydi. Prof.Dr.Ali Özgüven hocanın kitabını okumuştum ama iktisat teorilerinde ve grafik ilişkilerinde bir eksiklik vardı. Final sınavında eksik bulduğum bu detayı cevap kağıdı sonuna kendimce belirlediğim yeni grafikler çizerek ve teorik bilgiler ekleyerek açıkladım. Sınav sonucu benim de beklentimin üstünde geldi:100 (Yüz). Meğer çok az kişiye hoca bu notu vermiş. Not konusunda cimri bir hocaymış. 2015 yılında İstanbul’dan mezun bir kişi ile dersler üzerine sohbet ederken bunları öğrendim... Anayasa hocamız Prof. Dr.Erdoğan Teziç idi. Rahmetli Burhan Kuzu beyinde Seçim hukuku dersini vereceğini öğrendim. En çok onun dersine ilgi gösterip dinledim. Yıllar sonra kader onunla tanışma imkanı verdi. 2018’de Milas’ta bir düğünde karşılaştık. Normalde üniversitedeki gibi ben çekingen kalmıştım ama düğün sonrası otel bahçesinde karşı karşıya geldik ve bir çay sohbeti oldu. Ona “Hocam ben sizin öğrencinizdim. Sizin Seçim hukuku dersinizi merak ile izledim. Sebebi de Prof.Dr. Erdoğan Teziç hoca, ‘Bir doçent bizi mahkemeye vermiş, idari yargı kararı ile ders hakkı istiyor. Ben de  müsaade ettim. Seçim hukuku sunacak ama sınavda oradan soru sormayacağım’ demişti” dedim. Bu cümleye Burhan Kuzu hoca çok şaşırdı ve “Evet aramızda bir yargı mücadelesi oldu. Demek soru sormayacağı bölümü bana zorunlulukla vermiş ve bunu da sizlere söylemiş” diyerek içerlendi... Benim amacım onu üzmek değildi. Ayrımcı düşünceyle, maruz kaldığı zulmü misallendirmek istemiştim. Düşüncede kutuplaşmanın, insanları nasıl haksızlık yapmaya sevk ettiğini anlatmaya çalışmıştım. Bu şekilde toplumda yeterince hukuk kültürü olmadığını konuştuk ve sonra da ayrıldık. (Allah rahmet eylesin) Üniversitede birinci sınıfı finalde tüm dersleri başarı ile vererek ikinci sınıfa geçmiştim. 1992 yılında çok sevdiğim bir insanı kaybettim. Hastanede beraber mesai yaptığım bir insandı. Onu kaybetmenin hüznü ile derslerime bir dönem odaklanamadım. İkinci sınıfta baba derslerden biri Borçlar Hukuku idi. Özsunay kürsüsü kolay olarak adlandırılsa da ben kendime zor olanı seçmiştim: Prof.Dr.Tekinay’ın çok kalın bir kitabı üzerinden derse çalıştım ve aylarca kitabının özetini çıkardım. Onlarca sayfa yazımı sınav öncesi ancak bir kez okuyabildim ama bu yazılı çalışma olumlu sonuç verdi, o dersi de geçmiştim. Diğer taraftan Devletler Umumi dersi de zor bir dersti. Hocamız Prof.Dr.Selvin Toluner’in ders sırasındaki bir sözünü hatırlıyorum. Ve onun zulme karşı verdiği unutulmayacak dersi… O zamanlar Bosna’da Sırplar, Boşnaklı Müslümanlara katliam yapıyordu. Birleşmiş Milletler ise meşru kuvvet kullanma hakkını bir türlü kullanmıyordu. Dersin konuları da bunlar olunca, bir ara hocamız ders kitabını kapattı. “Arkadaşlar bütün bu okuduklarımızın kuvvetli olanlar karşısında bir değeri yok! Sırpların Bosna’da yaptığı katliama sessiz kalan veto gücüne sahip beş büyük devletin tutumunu ve zulmünü görmektesiniz. İste gerçek uluslararası hukuk dersi bu! Ders kitaplarında anlatılan değil” dedi ve gözyaşlarını tutamayarak dersten çıktı…Sınıfta bir derin sessizlik olmuştu...Ceza hukukunda Prof.Dr. Ayhan Önder hocamız vardı, “sınavda bir tanım sorusu soracağım ve en az yirmi puan değerinde olacak” dedi. Dersini takip edemesem bile hocanın kitabını baştan sona okudum. Kitapta “müteselsil suç” kavramına özel bir önem verdiğini fark ettim ve bunu soracağını sezgiyle belirledim. Final günü İstanbul Üniversitesi’nin muhteşem kapısından içeri girmekte iken, sınıftan tanıdığım bir arkadaşla karşılaştım. Bana “Ne desin, tanım sorusu nereden gelir?” dedi. Bende “Hocanın kitabına göre müteselsil suç konusunu soracak” dedim, O da şaşırarak “konuyu bilmiyorum” diyerek bahçede ilgili bölüme çalıştı ve sınava girdik. Sınavdaki çıkan soru tam da buydu!.. İşte böyle... Dersleri bir bir geçiyordum. Üçüncü sınıfta seçmeli ders olarak İslam Hukuku dersini aldım. Hocamız Prof. Dr. Hüseyin Hatemi’ydi. Kitabında İslam dininin akıl dini olduğunu anlatıyordu. Sene sonu sınavda dersin sorularına gerekli cevapları yazdım. Ama illa ki eleştirimi söylemeliydim. (Yazar Mustafa Everdi deyimiyle ‘kılçık atmam’ gerekiyordu.) Kâğıda not yazdım: “Hocam dinimizin nakil değil, akıl dini olduğu büyük bir oranda doğru olsa da dinin nakil yönünü de kabul etmek durumundayız. Mesela Miraç hadisesini akılla izah edemeyiz, bunu naklen kabul etmediğimizde, akılla inkâr etmekle karşı karşıya kalabiliriz.” dedim. Sınav 99 ile neticelendi.

Evet, İstanbul Hukuk bizim okuduğumuz zamanda gerçekten değerli bir üniversite idi. Mukayeseli Batı hukuku kıyasları, doktrin görüşler üzerinden kitaplarda tartışmalı bir hukuk sunma yöntemiyle Hukuk fakülteleri arasında en öndeydi. Hocalarımızın önemli bir özelliği daha vardı: “Kanunları bir şekilde öğrenirsiniz. Zor olan kanun metinleri içinde muhakeme yapabilmektir, yanlış cevap da verseniz, bunu savunacak kadar muhakemeniz iyi olursa, bize güvenin, sizi üzmeyeceğiz” diyorlardı. Nitekim öyle de oluyordu. Başta dediğim gibi hem okuyup hem çalışma yaptığımdan çok az katıldığım derslerde, yer yer sınavlarda eleştiri sunmuş olsam da üniversiteyi dört senede bitirmek nasip oldu.

Üniversitede okurken teorik derslerden sıkıldığım zamanlar oluyordu. Hafta sonları Beyazıt’ta kütüphaneye, sahaflarda kitapçılara ve Cağaloğlu’nda Diyanet Vakfı’na giderdim. (Mustafa Everdi’nin artık efsaneye dönüşen “Böyle Buyurdu Hukuk” kitabını sahaflardan alıp okumuştum.) Farklı kitaplardan okumalar yaparak, hayat felsefesi kazanma çabalarım vardı. Kitap fuarları benim için kaçırılmayacak fırsatlardı. Kimi yazarları da orada tanıma imkanım oldu: Ahmet Taşgetiren, Rasim Özdenören, İsmet Özel gibi değerli insanların kitaplarını imzalı olarak alma şansı yakaladım ve onların kitaplarını genç bir zihne sahipken okudum.

Üniversite hayatımın son sınıfını, çalışma hayatımı memleketten devam etme kararı alarak, dışarıdan tamamladım. Yine aynı kaygılarla hiç derslere katılmadığım için kitaplar üzerinde daha fazla çalışarak, İstanbul’da dersleri takip edenlerden daha yüksek başarıyla sınavları geçtim ve 1995 yılında mezun oldum.

Şimdi anlıyorum ki insanın hayata bakışını olgunlaştıran üniversite öğrenimi çok değerli bir zaman dilimiymiş. Bu dönem özgün düşüncelerin filizlendiği bir süreçmiş. Eğer ki üniversitede mesleğinizle ilgili kitapları okurken, hayatı okuma konusunda da derin çabalarınız olmuşsa, hiç merak etmeyin, bilinçaltınıza işlenmiş olan felsefi öğrenim, ilerleyen yaşlarda tekrar önünüze çıkacaktır. Benim için öyle oldu. Düşüncelerimin temel kaynağını üniversite yıllarında edindiğim felsefe oluşturdu.

Yorumlar (0)
19°
açık