banner4
15.10.2021, 10:53 77

NEFRET DİLİ

Etkili iletişimde esas olan insanların sorumluluklarını düşünerek, “ben” dili kullanmasıdır. Ama insanlar çoğunlukla kendisine sorumluluk vermek yerine, karşısındaki insanları suçlayıcı şekilde “sen” dili kullanırlar. Sen dili karşımızdaki kişiyi kötü hissettirir. Bu dilin daha ağır boyutu “nefret” dilidir. Nefret dili en kötü iletişim engellerinden biri olup, toplumu ayırıcı ve yok edici niteliktedir. Toplumda nefret dili varsa, toplum cehalet denilen kültürel yoksunluk içindedir ve bu toplumu ciddi sorunlar bekler.

Nefret suçlarını işleyenler genelde üç gruptur: Maceracı tipler, reaksiyonel tipler ve misyoncu eylemcilerdir.

Maceracı tipler, genelde genç, organize olmayan, grup içi davranışla hareket eden kişilerden oluşmakta olup, nefret suçu sırasında “övünme ve böbürlenme” duygusu taşıyan, grup içerisinde “kabul görme ve kendini ispat etme” davranışları gösteren kişilerden oluşur.

Reaksiyoner tipler, toplumsal statülerinden veya sosyolojik konumlarından ötürü, kendi kendilerine “ayrıcalıklar” vererek, bu hak ve ayrıcalıkları korumak için başka insanları tehdit görerek, onlara karşı suç işleyenlerdir.

Misyoncu failler ise nefret suçlarında en fazla şiddet eğilimi gösterenlerdir. Onlara göre “ötekilerin” dünyada hiç yaşamaması gerekir. Milleti, nefret edilen bu insanlardan kurtarmak gerekir.

Nefret söylemlerinin ve eylemlerinin toplumda olumsuz sosyolojik sonuçları vardır:

Nefret diline veya nefret suçlarına maruz kalan mağdurlar sessizleşir; kamusal alanda pasifleşir; demokratik sisteme katılma cesaretini kaybederler. Mağdur edilen kişilerin kamusal alana eşit ve özgür katılma hakkı bu şekilde engellenmiş ve suç işlenmiş olur. Nefret diline ve suçlarına yaygın olarak izin verildiği, görmezden gelindiği, göz yumulduğu hatta bilinçsizce teşvik edildiği toplumlarda sıradan insanlar, farklı düşünenlerden, farklı olanlardan, kısaca öteki düşüncelerde olanlardan nefret eder ve de korkar; nefret ettiği kişileri kendi varlığına bir tehdit olarak görür; o insanları ortadan kaldırmaya çalışır ve onlara karşı yapılan her türlü haksız davranışı onaylar.

Nefret söylemi ve nefret suçları, demokrasi kültürü oluşturmak isteyen ülkelerde çoğullaşmaya en büyük engeldir. Toplumdaki doğal sosyal ilişkilere, kültürel etkileşimlere, birlikte yaşama kültürüne açık bir tehdit oluşturur. Toplumda farklı toplumsal gruplara karşı nefret dilinin ve nefret suçlarının yaygınlığı, toplumsal barışı tehdit etmenin ötesinde, kitlesel bir linç kampanyasına ve kitle psikolojisi eliyle büyük şiddet eylemlerine dönüşür.

Türk toplumunda da nefret diliyle ilgili birtakım sorunlar vardır. Anayasal hak ve özgürlükler, çoğu zaman kâğıt üzerinde kalmaktadır. Toplumda "hukuk kültürü" yeterince yaşamamaktadır.

Nefret suçları; Türk Ceza kanunumuzda “bir kimsenin dini, siyasi, sosyal, felsefi inanç, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya veya değiştirmeye zorlamak ya da bunları açıklamaktan veya yaymaktan menetmek; dini inançların yerine getirilmesine engel olmak; inanç, düşünce ve kanaatlerden kaynaklanan yaşam tarzına müdahalede bulunmak; dil, ırk, milliyet, renk, cinsiyet, engellilik, siyasi düşünce, felsefi inanç, din veya mezhep farklılığından kaynaklanan nefret nedeniyle, bir kimsenin kamuya arz edilmiş bir hizmetten yararlanmasını, işe alınmasını ve olağan bir ekonomik faaliyette bulunmasını engellemek” şeklinde düzenlenmiştir. Ancak kanunda nefretin tanımının bulunması, devlet büyüklerinin ve toplum bireylerinin yasalara uyduğu anlamına gelmemektedir. Sorunun çözümü için topyekûn kültürel değişim gereklidir.

Öyleyse bu kadar toplumda olumsuz neticeleri doğuran, birlik ve dayanışma ruhunu öldüren nefret suçları ile nasıl mücadele etmeliyiz?

Başta eğitim, hukuk, medya vb. toplumsal kurumların ürettiği nefret diliyle mücadele ile başlanmalıyız. Doğruya, iyiye ve güzele yönelik bir zihniyet dönüşümü sağlamalıyız. Çok kültürlü, eşitlikçi ve çoğulcu anlayışları güçlendirilmeliyiz. Müzakereci ve demokratik tutumları teşvik etmeliyiz. Medyanın kasten ya da farkında olmadan dolaşıma soktuğu "mutlu şiddet” gibi durmadan yeniden üretilen nefret söylemleri konusunda farkındalık bilinci aşılamalıyız. Sivil toplum kuruluşları ile vatandaşları bu konularda bilgilendirmeliyiz. Bireylere çatışma çözüm yöntemleri öğretmeli, insanların çok kültürlü ve çok taraflı anlayışları geliştirmesine imkân vermeliyiz. Nefret söylemlerinin ve eylemlerinin yeniden üretilmesinin önüne geçebilmek için nefretin ne olduğu ve sonuçlar hakkında eleştirel düşünmeler yapmalıyız. Değişik fikirlerin, topluma ve başkasına zarar verici boyutu olmadıkça, düşüncelerden korkulacak bir şey olmadığını anlatmalıyız. Ancak tüm bu kültürel faaliyetlere rağmen nefret  önlenemediğinde, en son çare olarak yasalarla haksızlığın önüne geçmeliyiz.

Diğer taraftan, müzakereci bakış açısının yaygınlaştırılmasında, ayrımcılık yasağının benimsenmesinde ve hoşgörüsüzlüğün engellenmesinde ve eşit kamusal alanın oluşumunda, devlet yöneticilerine büyük sorumluluk düşmektedir. Onların nefret dilinin toplumda yaygınlaşmaması için daha fazla etkin çaba göstermesi gerekmektedir.

O halde topyekûn bir kültürel bilinçlenmeye ihtiyaç vardır. Sen dili ile başlayan suçlayıcı dilin, nefret diline dönüşmemesi için etkili iletişimde insanlara karşı “ben” dilini tercih etmeliyiz. Bireyler ve devlet yöneticileri, nefret dilinin zararlarını fark etmeli, haklar konusunda insanlara eşit ve saygılı davranmalıdır. Kültürel kazanımlara rağmen nefret engellenemediğinde ise kanunlarla haksızlıklar önlenmelidir.

Yorumlar (0)