banner4
30.09.2021, 12:43 4543

                     Sultan II.Abdülhamid Han

                        

II.Abdülhamid bizim ideolojik tarihimizde sembol haline getirildiği için, hakkında söylenilenlerin pek büyük bir kısmı duygusal değerlendirmeler halindedir. Geniş manada sağcılar onu milli varlığı içeriye ve dışarıya karşı büyük bir dirayet ve azimle koruyan fevkalade meziyetlere sahip bir “büyük adam” olarak görüyorlar; çünkü ikinci Abdülhamid’in mücadele ettiği kuvvetler bugün de sağcıların şer olarak gördükleri şeylerdir.

Solculara gelince (ki bu tabiri de çok geniş manada kullanıyorum), onlar kendilerine temel değer diye aldıkları noktalarda Abdülhamid’i karşı cephede görmüşler ve bütün hücumlarını onun şahsında yoğunlaştırmışlardır. Burada da görülebileceği gibi, ikinci Abdülhamid bu tarafın davasının en başarılı savunucusu, öbür tarafa ait davanın ise en büyük engeli sayılmaktadır. Böylece o hem sevginin hem nefretin sembolü olmuştur, ki büyük adamların kaderinde bu vardır.

Şahsiyeti ile ilgili bazı hususlarda hemen herkes ayni kanaattedir. Çok zeki ve aynı zamanda çok vehimli olduğunu herkes kabul ediyor. Son derece çalışkan, nazik, vakarlı bir insan olduğu da muhakkaktır. Fakat bunların dışında Abdülhamid bazılarına göre tipik bir oryantal despot, bazılarına göre ise memleket ve millet için çırpınan bir vatanseverdir. Bazılarına göre yabancıların kuklası, bazlarına göre yabancıları her vesile ile atlatıp devletin dayandığı hassas dengeyi devam ettirmeyi başaran bir diploması ustasıdır. Bazıları onu cahil ve reaksiyoncu sayar, bazıları ise Türkiye’de en başarılı modernizmin yaratıcısı olarak görür.

Bu tezatların önemli bir kaynağı, tarafların çok farklı kıymet sistemlerine sahip olmaları veya farklı ideolojik tarafları temsil etmeleridir. Mesela bir Yahudi kadın yazar “bir ferdi için bütün dünyayı feda etmekten çekinmeyeceği sefil milletinin felaketini (1918’deki mütarekeyi) göstermek için vaktinden evvel öldü” diyor. Yazar açısından bu olay bile Abdülhamid’in “kötü” davranışlarından biri (sonuncusu)dir; ama bir Türk ayni şeyi saygı ile karşılayabilir. Bunun gibi, parlamenter idare sistemini mutlak değer olarak kabul eden birine göre İkinci Abdülhamid keyfi idare aşığı bir despottur, ama parlamentarizmi hal ve şartlara göre ancak bir vasıta diye gören kimseler onu gerçekçi bir devlet adamı sayabilirler. Bütün bu karmaşıklık içinde Abdülhamid git gide bir tarihi şahsiyet olmaktan çıkmış ve bir ideolojik kavganın taş haline gelmiş olduğu için, Türkiye’de onun hakkında yazılmış bir tek ciddi, ilmi eser mevcut değildir. Taraftarların eserleri çok zayıftı, aleyhtarların yazdıkları ise çok defa iğrenç veya komik suçlamalardan ibaret kalmıştır. Hatıra diye kendisine atfedilenlerin ise ona ait olduğu çok şüphelidir.

Şunu da kaydedelim ki, ikinci Abdülhamid bizde meşrutiyetten beri siyasi iktidarlara hakım olan inkılap dalgasının tesiriyle, hep aleyhinde konuşulmuş biridir; onun lehinde konuşma imkânı ancak demokratik rejimin gelmesiyle ve yine sınırlı bir şekilde doğmuş bulunuyor. Bu yüzden Türkiye de okullarda öğretilen resmi görüş de dahil olmak üzere hâkim kanaat onun şiddetle aleyhinde olduğu için, bizde de mevcut kanaatlerin tenkidini yapmak suretiyle bir değerlendirmeye gitmek istiyoruz.

İkinci Abdülhamid’e yapılan hücumların ağırlık noktası onun bir yıllık denemeden sonra meşrutiyete son vermesi ve memlekette hürriyetçi fikirlere, hürriyetçi insanlara tamamen kapalı bir siyasi ve kültürel hayat nizami yürütmesidir. Gerçekten, Tanzimat’tan itibaren ülkede gelişmeye başlayan liberal hava onun iktidara gelişinden sonra tamamen ortadan kalkmış görünmektedir.Bu yüzden Abdülhamid Türkiye’deki modernleşme hareketini otuz üç yıl sekteye uğratan biri olarak görülür. Benim kanaatimce bu noktadaki suçlamada psikolojik motifler ağır basmaktadır. Meşrutiyet idaresi liberal gelişmenin o tarihteki son merhalesi ve bazılarına göre de asıl hedefi idi; onun içindir ki meşrutiyete son verilmesi modernleşmenin duruşu gibi görülüyor. Aslında parlamento dışındaki Türkiye’deki değişme eskisinden daha köklü bir şekilde devam etmiştir. Modernleşme açısından Abdülhamid’in monarşisiyle meşrutiyet arasındaki fark, modernleşmeyi yürüten kadronun değişik olmasından ibaretti.

İkinci Abdülhamid tahta çıktığı zaman (1876) kendisini şiddetli bir mücadelenin ortasında buldu. Bu mücadele iktidarı paylaşmak isteyen yeni bir aydın-bürokrat zümre ile devletin idare geleneğini devam ettirmek isteyen Saray (ve onun müttefiki olan çevreler) arasında cereyan ediyordu. Amcası Abdülaziz, Abdülmecid zamanında Reşid Paşa ve takımının kazanmış olduğu nüfuzu büyük ölçüde kırarak tekrar İkinci Mahmut devrinin otoritesini kurmaya çalıştı. Geleneksel idare tarzını devam ettirmek isteyenlerin gelenekçi kadrolarla çalışmaları pek tabii olduğu halde, bizde modernleşme de bir saray geleneği olmuştu ve yenilik hareketlerinin başında hep padişahlar görülüyordu. Bu yüzden Abdülaziz kendi otoritesini perçinlemek isterken Tanzimatçı ricali uzaklaştırmamış, Ali ve Fuat Paşaları devletin direği haline getirmişti. Buna rağmen iktidar mücadelesi devam etti ve sonunda Abdülaziz düşürüldü.

Memlekette yeni teşekkül eden ve sayıları gitgide artan “Avrupai” aydın kitle hem ilham aldıkları Batı’nın tesiriyle hem de iktidara katılmalarının en iyi vasıtası olarak, meşrutiyeti kurmaya çalışıyordu. Üstelik devleti sürekli tehdit eden Batılıların Türkiye’de meşrutiyet kurulması halinde onun varlığını garanti etme vaadinde bulunanları bu aydın zümreyi büsbütün teşvik etmekteydi. Şunu unutmamak gerekir ki, meşrutiyetçi aydınların anayasa ve hürriyet meseleleri karşısındaki durumunu bugün bizim açımızdan değerlendirmek çok yanlış olur. O çağda aydın kitle esas itibariyle ya bir tarafı saraya dayalı ailelerin, ya yüksek bürokratların çocuklarından müteşekkil bir elit durumundaydı. Bunları asıl ilgilendiren şey halkın oy verecek temsilci seçmesi değil, devlet idaresinde kendilerinin fikirlerinden istifade edilmesi, kendilerinin iktidara iştirak ettirilmesi idi. Bu hususu belirtmemizin sebebi onları samimiyetsiz veya menfaatçılıkla suçlamak değil, o çağdaki meselelerin şimdikinden hayli farklı olduğuna dikkat çekmektir.

Abdülhamid’i bu ekip iktidara getirdi ve vaadedildiği üzere meşrutiyet ilan edildi. Fakat arada geçen olaylar padişahın düşünce ve davranışlarında oldukça derin izler bıraktı. Amcası bir komplo ile tahtan indirilmişti; onu düşürmek isteyen rical askere güvenmediği için Harbiye talebeleri ve Türkçe dahi bilmeyen Arap tüfekçileri vasıtasıyla sarayı çevirip, ordunun kendisini padişah olarak görmediğini söylemişlerdi. Kısa bir zaman sonra Abdülaziz intihardan ziyade cinayet olduğu anlaşılan bir felakete kurban gitmiş, onun yerine getirilen Beşinci Murad akıl hastası olduğu iddiasıyla tahttan alınmıştı. Bu olaylar Abdülhamid’i de devlet ricaline karşı devamlı bir güvensizlik duygusu, kendisi hakkında hep komplo ve suikast vehimleri yaratmıştır. Mamafih, düşmanların çokluğu göz önüne alınırsa, ondaki korkunun vehimlerden ziyade gerçeğe dayandığı da pekâlâ söylenebilir. Zamanında hemen bütün devlet reisleri nihilist suikastçıların hedefi haline geldiği gibi, Abdülhamid ayrıca Ermeni komitacılar tarafından da öldürülmek isteniyordu.

Bunlara karşı fevkalade dikkatli davranan padişahın bu titizliği bilindiği için, başkalarında normal görünen pek çok hareketler onun tarafından yapılınca anormal vehim ve korku alameti diye yorumlanmıştı. Korkak olmadığı muhakkaktır; Ermeni suikastçılarının bombalı hücumu karşısında yüzlerce kişi arasında hiç telaşa kapılmadan, büyük bir soğukkanlılıkla hareket eden tek kişinin o olduğunu bütün şahitler söylemektedir. Tahttan indirildiği zamanda büyük bir vakar ve sükûnet içinde kaderini karşılamış, ancak bir kargaşalık anında kendisini bilmez serseri takımından kimselerin hakaretine uğramaktan korktuğunu yine kendisi ifade etmiştir. Herkes bilirki böyle zamanlarda küçük adamların kendilerini göstermeleri için iyi bir fırsat doğar ve bunlar daha önce elini öpmeye bile imkân bulamadıkları kimselere alçakça saldırarak benliklerini tatmin ederler. Şeref ve haysiyet sahibi kimseleri en çok üzen şeylerden biri de budur.

Türk Tarihinin en tartışmalı isimlerinden olan Osmanlı Padişahı “Sultan Abdülhamid Han” hakkında merhum Prof. Dr. Erol Güngör Hocamız sağlığında okuduğunuz bu makaleyi yazmış fakat yayınlamak nasip olmamıştı.

Değerli eşi Şeyma Güngör Hanımefendi 1993 yılında merhum Ahmet Kabaklı Hocamızın yönetimindeki “Türk Edebiyatı Dergisine” yazıyı vererek dergide yayınlanmasını sağlamıştı.

Tarihi şahsiyetler üzerine bir şeyler öğrenmek ve okumak için en müsait zaman bahsi geçen şahsiyetin gündemde olmadığı yani tartışmaların merkezinde olmadığı zamanlardır.

Onun için, Osmanlı Sultanı II. Abdülhamid Han üzerine okuduğum en objektif ve en tarafsız yazıyı noktası ve virgülüne dokunmadan sizlerle paylaşmak ve bu konulara meraklı olup hakikatten bir şeyler öğrenmek isteyenlerin bilgisine sunmak istedim.

Bu makalesi vesilesi ile merhum Erol Güngör Hocam hakkında bir iki cümle yazmak isterim.

1978 yılında "Değerler Psikolojisi Üzerinde Araştırmalar" adlı teziyle profesör olan merhum Erol Güngör Hocamız 1982 yılında Konya Selçuk Üniversitesine rektör olmuştu.

Gençlik yaşlarında Ziya Gökalp’ten büyük ölçüde etkilenen Prof. Erol Güngör’ün; “İslam’ın Bugünkü Meseleleri” isimli kitabı, bibliyografyasında önemli yere sahiptir.

Erol Güngör’ün yazıları Türk Yurdu, Hisar, Türk Birliği, Töre, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü, Millî Eğitim ve Kültür, Millî Kültür, Konevî, Toprak ve Diriliş dergileri ile, Millet, Hergün, Yeni Düşünce, Yeni Sözcü, Yol, Ayrıntılı Haber ve Ortadoğu gazetelerinde yayınlanmıştır.

Eserlerinde Türk toplumunun Tanzimat'tan bu yana yaşadığı kimlik sorununa ve kültür buhranına parmak basmıştır.

En önemli birkaç eseri şunlardır Merhum Erol Güngör Hocamızın.

Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik, Sosyal Meseleler ve Aydınlar, Türk Kültürü ve Milliyetçilik, Türkiye'de Misyoner Faaliyetleri, Tarihte Türkler, Ahlak Psikolojisi ve Sosyal Ahlak, Dünden Bugüne Tarih Kültür ve Milliyetçilik, İslam'ın Bugünkü Meseleleri, İslam Tasavvufunun Meseleleri.

Mekanı Cennet olsun kiymetli Erol Güngör Hocamızın.

Görüşmek üzere; Allah’a emanet olun…

Yorumlar (4)
Zeki çil 2 hafta önce
Sağolasın bilmediğimiz bir yazıyı bizimle paylaştın
Kurşad Yılmaz 2 hafta önce
Yönetimi, gerçekleştirdiği yenilikler, inşa ettirdiği yapılar, döneminde yaşanan siyasi olaylar ile II. Abdülhamid, tarihte belki de en çok tartışılan padişahlardan birisi bunu yazıdan da anlamak mümkün Abdurrahman Akın abi. Söylediğin gibi objektif kaleme alınmış bir Abdulhamit değerlendirmesi.
Meryem Beyaz 2 hafta önce
Herkesin okuması peşin kabullerinden kurtulması lazım. Çok istifade ettim.
Hüseyin mert 2 hafta önce
Tarihi kişileri tvlerde ki dizilerde öğrenen bir ülke olduk,okuyan da okuduğunu anlamıyor zaten
13°
açık