banner4
28.03.2021, 22:11 595

Sanal Dünyanın Ahlâkı, Kazanımları ve Problemleri

            Açıktan şahit olduğumuz üzere 21. Yüzyıl, kendi imkânlarıyla birlikte hayatımızdaki yerini almış bulunuyor. Buna göre pek çok yeni durumun yaşandığı söylenebilir. Muhataplarına sunduğu sayısız imkân ve fırsat olarak son derece zengin bir kazanımı olan bu süreçlerin, eğitim ve öğretimin kalitesi adına değişik problemleri ürettiği açıktır. Kanaatimizce bahsedilen problemlerin ilki ve de en önemlisi, bilgiyi edinme noktasındaki kişiler için “kontrol edilemeyen bilgi”ye kolaylıkla ulaşma aşamasıdır diyebiliriz. Bu aşamanın muhataplar nezdinde ya toptan kabul veya toptan ret tutumunu öne aldığı söylenmelidir.

Modern çağın kazanımlarıyla birlikte kayıp hanesine yazılacak olan bu getirisi, bilginin edinme süreci ile edinilen bilginin doğru ve hakikat değerinin tartışıldığı bir aşamada oldukça “güvensiz” bir noktaya ulaşmamızı sağlamıştır. Bugün için adeta “bilgi kirlenmesi” sadedinde oluşan bu durum, sanal ortamlardaki bilgi güvenliği sorunu hakkında yeniden düşünmemizi gerekli kılmaktadır. Özellikle dinî bilginin sağlamasının yapılması demek, bu bilgi alanı üzerinden insanların iyi niyetlerinin kötüye kullanılmasının önlenmesi ve zaman içinde kurumsal dinî bilgiyle kavgalı bir grubun ortaya çıkmaması demektir.

Benzer şekilde, öğrenme merakı, bilgi, test aşaması, kıyas, anarşi, karmaşa ve değerlendirme süreçlerinin öne alındığı sistematik bir yaklaşımın olması gereklidir ki, her kafadan bir sesin çıkması ve bu sesin geniş halk kitlelerini derinden etkilemesinin önüne geçilebilsin. Ve dahi her grubun kendi doğrularını hakikat olarak sunup, toplumu diğer kesimleri ile devletin bazı kurumlarını ötekileştirmesi hatta düşmanlaştırmasının önüne geçilmelidir. Bugün için Müslüman dünyanın önündeki en büyük problemin böyle bir “ayrıksı sürecin öne alınması” olduğu şüphesizdir.

Günümüzde elliden fazla Müslüman ülkenin hakikat iddiasında olan bir dinin “ortak sunumu” denilen bir değer aktarımına sahip olmaması demek, hemen herkesin kendi doğrusunu din olarak sunması anlamına gelmektedir. Öteden beri büyüyerek giden bu problemin, dijital dünyada önünün alınabilmesinin imkân ve basamaklarını ilgili kurum ve kuruluşlarda verilecek eğitimin kalitesi üzerinden yeniden bulabilmeliyiz. Sonuçta Müslüman dünyanın mevcut probleminin bilginin hakikat değeri ve bu değerin tespiti olduğu ve dahi bu tespitin güvenilir kurumlarda sağlamasının yapılası işi, hem sorunun keşfi ve hem de çözümün kendisidir.

Konuya açıklık kazandıran ve olguyu daha yakından tanımamızı sağlayan anahtar kavramlardan olan enformatik süreç, her daim hakikat-yalan, bilgi-sanı, düzen-karmaşa, doğrulama-yalanlama, birlikte yaşama-ayrılığı körükleme gibi değişik boyutları olan bir gerçeklik aşamasıdır. Bu aşamanın insanlık nesli için sağlıklı kullanılması adına eldeki malzemeyi beşerin “yarar” konseptine göre yeniden ele alınması lazımdır. O kadar ki sağlıklı düşünen beşerin yarar, çıkar ve fayda terminolojisi ile yaratanın istekleri büyük ölçüde kesişebilecektir.

Modern zamanlar, hem bilgi ve teknoloji olarak ve hem de buna dayalı gerçeklik tasavvurları oluşturan insanlar için hayli kaygan zeminler oluşturmuş gibidir. Bu çağın adına “post-truth” yani “gerçeklik sonrası” denilmektedir. Artık insanın gerçeklikleri aşan bir yönü bulunmaktadır. O nedenle hayatı inşâ eden modern insanın kendisi gerçeğin merkezindedir. Öyle ki yaşanılan son devri ateşlemekle kalmayıp, değişime adapte olmayı bekleyen yeni nesilleri de dönüştüren ve de zihinsel devrimleri başlatan bu kavram, artık “yeni dünya”nın iştahlı bir yüzüne işaret etmektedir. Belki de sırf bu yüzden Oxford Sözlük/Dictionary 2016, adı geçen terimi yılın kelimesi seçmiştir. Varlığa bakışı kökünden değiştiren bu kavram, hem anlam ve hem de içerik olarak, “hislerin ve inançların insanları gerçeklerden daha çok etkilediği durumlarla ilgili” tarzında bir mana sürecine dâhil edilmiştir. Mamafih söz konusu olan anlam, bir nevi dijital devrim ve de teknolojik evrim konseptiyle kendi çağının gerekli donanımlara haiz çağdaş insanını oluşturmaktadır. Yani çağın insanının kucağında bulduğu şey, post-truth siyaset, bilim, hakikat ve gelecek tasavvuru denilen imkânlı bir süreçten ibarettir. Ve dahi her an değişebilen bilimsel bilgi ve bulgular, sabit hakikatleri besleyen ahlâkî değerler üzere yaşam sürmesi gereken insanları değişken karelere mahkûm etmek suretiyle hayatlarına anlam katan sabit hakikatlerden uzaklaştırdı.

Çağın “kolonyal diskuru” niteliğinde olan değişim olgusu, esasında her devrin yaşayan ilkesi olmakla birlikte, zamanımızın en yaygın olgusu olan “teknolojinin tiranlığı” çizgisine işaret etmekte gibidir. Dün için değişimin elli-yüz yıllar gibi uzun aralıkları beklediği olgular, bugün için on yıllık süreçlere inmiş gibidir. Sadece üretip satarak büyümek isteyen bazı ülkelerin yaptığı gibi yeni nesilleri oyalanacakları işlerde tutabilme becerisi, zaman içinde yaslanabilecekleri ahlâkî değerleri ortadan kaldıracak gibidir. İşin yasası gereği iç tüketimi azaltıp ihracat yapmayı hedefleyen içe kapanık ülkeler dahi yaklaşan ahlâk krizinden bağımsız yaşama şansları bulunmamaktadır. İşbu nedenden ötürü bedensel ve mâlî konfor için harcanan çabanın ruhsal dengenin temini için de harcanması gerekir ki sağlıklı nesiller yetişebilsin. Görünen o ki, teknolojinin hâkim olduğu süreçler, insan ve toplum bazında bizlere bu imkânları tanımayacaktır. Bahsedilen tehlikenin yakınlaşan seslerini uzun yıllar önce duyan ender kişilerden birisi olan New York Üniversitesi’nden iletişim teorisyeni Neil Postman, 1993’te yayımladığı “Amerika Düştü Yeni Hedef Tüm Dünya” üst başlığı olan  ve teknolojik heyulayı yaratan iletişimin gücü üzerinden “Yeni Dünya Düzeni”ni tanımlayan “Teknopoli/Kültürün Teknolojiye Teslim Oluşu” adlı eserinde şu gerçekçi tespiti yapmaktadır: “Teknopoli, bir kültürel AIDS’tir.” Ona göre insanı esaretine alan teknopoli’de aşkın bir amaca, anlama ve kültürel kaynaşmışlığa yer yoktur. Benzer şekilde, teknopoli’nin geliştiği ortamda bilgi ve insan arasındaki bağ koparılır. O yüzden teknopoli, teknolojinin tanrılaşmasından ibarettir. Sonuçta kültür, salahiyetini teknolojide aramakta, doyumu teknolojide bulmakta ve teknolojiden emir almaktadır.

Esasında canlılar içinde eliyle ürettiği ürünlere mahkûmiyeti olan tek varlık insan gibidir. Zira insan, ürettiği şeyleri sadece ihtiyaç giderilmesi için değil, gelecek tasarımı için de icat etmektedir. Bu icatların insan ve anlam arasındaki ilişkiyi dönüştürdüğü şüphesizdir. Diğer bir deyişle, çoğu zaman temel ihtiyaç için üretilmeyen her değer, neticede insana yeni yaşam felsefesi sunmaktadır. Haddizatında bu çağın insanını meşgul etmesi gereken can yakıcı soru şudur: “İnsan üretimi olan teknoloji, kime daha fazla güç ve özgürlük sağlayıp kimin gücünü ve özgürlüğünü azaltacaktır?” Tersinden teori gereği bilinenin aksine teknolojinin en büyük esirleri gelişmiş ve de teknolojiyi üreten toplumlardır. Adeta düğmesi değişen bir aletin yeni versiyonunu almak için günler öncesinden teknoloji marketlerinin kapısında kuyruk olup sabahlayanlar da bu kesimlerden çıkmaktadır. Bu manzaranın altında yatan basit sebep olarak, ürünü ilk elde eden olma veya rekor denemesi gibi değişik bir hazzı veren bu adımlar, üretenin mahkûm olduğu bir süreci de haber vermektedir. Üretenin gönüllü mahkûmiyetini gözler önüne seren yaklaşımın hemen peşinden, bu komploya en çok mâruz kalan Gelişmekte Olan Ülkeler ile 3. Dünya Ülkeleri’dir diyebiliriz. Zira hayatlarını kolaylaştıracakları ümidine kapılan ve teknolojinin gönüllü kölesi olmaya can atan bu gibi toplumlar, bir süre sonra üretemedikleri şeyler için bütün kaynaklarını tüketmekle kalmayıp, artı olarak geleceklerini de ipotek edecekleri teknolojik gelişmeleri coşkuyla karşılamışlardır. Herhâlde insanı karanlığa taş attıran “câhil cesareti” denilen şey bu olsa gerek.

Bilinmelidir ki ahlâkî değerler kümesiyle kontrol edilemeyen teknolojik gelişmeler, kültürel yıkımı tedarik eden “Truva Atı” mesabesindedir. Buna göre içinize aldığınız şeylerin sizden neleri götüreceğini hesap edemezsiniz. Yaşamın kolaylaşması adına değerden yoksun bir nesli üreten bu yapılar, zamanla tüketim ahlakını da değiştirecektir. Paylaşma felsefesinin sömürme, daha sömürme ve hep sömürme konseptine evrildiği bu süreçler, artık ömür boyu sahip olunan makineleri değil, her yıl değişen makineleri gündemimize getirmektedir. Öyle ki bunları üretenlerin aile ve yaşamları hâlâ eskinin izlerini taşırken, kendilerince engel olarak gördükleri ırk unsurunu da aşarak dünyanın her köşesinde bağımlı bir nesil yaratmaları işin cabasıdır. Bir yıllık çalışmasını gösteriş için kullanacağı bir alete veren bu kişilerin “sahip olma” dürtüsünü besleyen teknoloji artık “sanal tanrı” mesabesinde olmuş gibidir. İnsanın kendisine kulluk ettiği yani “sözün dinlediği” Yüce Tanrı olgusu, esaretine düşüp her dem sesini dinlediği teknolojiye evrilmiş gibidir. Bugün için asgari ücretle çalışan bir babadan kazandığının onlarca katına tekabül eden oyun makineleri isteyen yeni nesle aşinayız. Bundan daha da kötüsü, evladının bu isteğini emir telakki eden babaların olduğunu da biliyoruz. Neticede çalışma ve üretmenin değerini değil, tüketmenin hazzını yaşayan bu nesil, kendi kendisinin kurdu olmakla yetinmeyerek yaşamını her an değişen değerler üzerinden heba emekte gibidir.

Günümüz özelinde yakıcı bir gerçeklikle birlikte hayat sürmekteyiz. Buna göre insan ürünü olan teknoloji, insana hizmet edeceği yerde onu köleleştiren bir aygıta dönüşmüş gibidir. Beşer tarafından sağlıklı bir tarzda kontrol edilemeyen bu aygıt, ahlâkî değerler üzerinde halk edilmiş olan insanı yaratılış formlarından uzaklaştıracak derecede “kendi canavarını yarattı”. Gelinen son noktada insanın yarattığı canavar kendisini kontrol ediyor. İnsanı sahip olduğu değerler değil, yapıp-ettikleri hizaya getiriyor. Yaşamın bilinen kodları ise sınırsız ve ihtiyaçtan bağımsız olan üretimin tüketimle kesiştiği noktada belirleniyor. Belirlenen bu ihtiyaçların uzun ömürlü olmaması, insanın gayretini geçici olana hasretmesiyle neticelenmektedir. Bu adım ise insanı üretimin mahkûmiyetine gark etmesi anlamından başka bir şey değildir. Son kertede “kendim ettim kendim buldum” şarkısını besteleyen insanın neyi yapıp neyi yapmaması gerektiği hususunda bir kez daha düşünmesi salık verilmelidir.

Garip bir şekilde, içinde yaşadığımız devir bilgiye ihtiyaç oldukça, kolaylıkla ve de kısa zamanda ulaşma becerisi olduğu söylenebilirse de, ondan daha kalıcı olan şey, adeta “enformatik cehalet” olgusunun yaşama nakşedilmesidir. Buna göre teknolojinin kılcal damarlarında dolaşan bilgilerin her daim gerçeği yansıtmadığı hatta çoğu zaman spekülatif amaçlı üretildiği unutulmamalıdır. Bakkaldan markete çıkan bir edayla işin reklam kısmı öne alınmış gibidir. Herkesin her şeyi bildiği bu süreçlerde bilgi denilen şey habere dönüşmüştür. Haberin ömrünün günlük süreçlerle bazen de saatlerle ifade edildiği bilinirse, bu arterlerde “kalıcı bilgi”nin değil, “istenilen bilgi”nin servis edildiği söylenebilir. Kimin neyi bilmesi gerekirse o bilginin tedavüle çıkarıldığı bu süreçlerde, kontrol mekanizması elinde olanların suyu başından kestiği unutulmamalıdır. Böylelikle müşterisi kalmayan gerçek bilginin hem kazanımı daha zorlaşmakta ve hem de taraftar topluluğu zayıflamaktadır. Kimsenin doğrulama kriterinden haberdar olmaması hasebiyle, bu gibi portalların dünün “radyoda söylendi” ya da “gazetede yazıyor” savunmasına dönüştüğü açıktır.

Kanaatimizce “Sanal dünyanın gerçek felaketleri” denilse haksızlık edilmeyecek olan bu aşama, “kontrolsüz bilginin dayanılmaz cazibesi” şeklinde hayatı kuşatmaktadır. Belki bu noktada durmakla yetinebilse “eyvallah!” edilecek olan bu aşama, her gün “sanal dünyanın sahte cesurları”nı üretmekle, hesap verebilme ahlâkını tarumar eden toplumsal felakete kapı aralamakta gibidir. İnsanların evinde, mahallesinde ya da özel alanda konuştukları gibi bu ortamlarda yazma alışkanlıkları hatta cesaretleri kendilerine pahalıya mal olmaktadır. Aklına geleni kontrol etmeden ağzından çıkaran ve ağzından çıktığını eliyle sabitleyen bu kahramanların “sahte cesurlar” hânesine yazılması gereklidir. Bizce bütünüyle tek taraflı konuşma olan bu “duvar söyleşileri”, gerek hukukî ve gerekse de sosyal hatta ahlâkî edimleri peşinen getirdiği kuşkusuzdur. Hâsılı, insan denilen varlığın iki gözü, iki kulağı ve bir ağzı olmasından mülhem, bu gibi ortamların değil sanal kahramanlıklara vesile olması, sanal bile olsa kimseye haksızlık edilmemesi düsturunu öne alması beklenirdi. Zira yüzüne karşı söyleyemeyeceğiniz şeyleri yüzü yok diye serbest dolaşıma sokmak, insan denilen varlığa asla yakışmamaktadır. Üstelik hesabını vermeyeceği lafları etmemek, insanlığın üzerinde yaratılmış olduğu temel değerlerin ortak yasasıdır. İspat edilemeyecek derecede sübjektif yaklaşımlar üzerinden giderek kendisi gibi düşünmeyenleri “proje”, “yıkım ekibi”, “satılmış” “ajan” vb. gibi yaftalamak, gerçek ahlâkın terki sayesinde gündeme gelen teknolojik ahlâkın getirdiği cesaretle ilgili olsa gerek. Oysaki teknolojinin de hukukla denetlenen, olmazsa vicdanla denetlenen bir ahlâkı olması gerekmez mi? Bazı dindar ve Müslümanların bu ahlâktan yoksun olarak bu tip ortamlarda söz söylemeleri ise, ağzından çıkanın hesabını vereceği Ahiret’e inanmalarını anlamsız kılmaktadır. Son durak mesabesinde olup kötü niyet ve sözün sahipleri için büsbütün “veyl/yazıklar olsun!” makamı denilecek olan aşama bu olsa gerek.

İnsan eliyle geliştirilen ve de süreç içinde modern çağın bize sunulan nimetlerinden olan her gelişme, insanı insanlıktan uzaklaştıran tutum ve eda içinde olmamalıdır. Ve dahi bize sunulan her gelişmenin biz daha iyiye götürmesi beklenmelidir. Hatta bu değerlerin dünyayı her anlamda imar etmekle vazifeli olan beşeri kavganın odağına çeken ve de “ateş çukurları” gibi görünür tehlikelerin etrafında dolaştıran “dijital kahramanlar” ile “hakikat tekelcileri”nin değil safında yer edinmelerini, bu gibi yıkıcı süreçleri büsbütün devre dışı bırakması lazımdır. Öyle ki ahlâktan beslenmeyen her değer ve tutumun hatta teknolojik gelişmenin insan nesli için dünya serüveninde toparlayıcı ve de birleştirici güç değil, “bölünmenin işaret fişeği” mesabesinde olması beklenmelidir. Gelişen dünyanın hâline bakılırsa en az iki yüz yıldır bu sürecin yakın tanıkları durumundayız. İnsanı değersizleştiren “içerik yoksunu sunumlar”, bazı zamanlarda “taraftarın sayısal değeri” üzerinden ölçülse bile, bizce beşere hayat veren “ifadelerin gücü adına” gerçeklikle örtüşen kalıcı bir vasfı bulunmaktadır. Bütün kutsal metinlerin hatta vicdan, ahlâk ve insanî değerlerin beslediği bu fidanlık, insanın dünyadaki kalıcılığını yaşanabilir bir modelle eşleştirmektedir. Yüce Allah’ın bizde verili olan temel değerlere yaslanarak “halife/sorumlu varlık/değişiklik yapabilecek irade/kalıcılığı sağlayacak güç” olarak insanı seçmesi üzerinde yeniden düşünülmelidir. Bu düşüncenin bizlerle beraber ürettiğimiz her teknolojik değeri varlığın yararına kullanma opsiyonunu da yeniden inşâ edeceği kuşkusuzdur. Ağaç, taş ve kediden farkımızın bu opsiyonu kullanma irademizde saklı olduğunu akıldan çıkarmamalıyız.

Dünyada kalıcılığı tetikleyen ve de kolaylaştıran beşer üretimlerinin genel adı olan dijital dünyanın ahlâkî formaları, her daim “insan neslini ihya eden değerler” üzerinde temellük etmesi beklenir. Bu beklenti, teknolojiyi üreten mekânlar için “her daim doğru” ilkesi üzerinden yürümesi gereken “etkinlikler” şeklinde listenin başına alacakları süreçlerinin ihdası tercihiyle öne çıkmaktadır.  Belki de bu tercihle beraber, “gettolaşmanın adım başı iştahlı odakları” mesabesinde olan ve tek merkezden yayın yapan sağlıksız sunumlar kontrol edilebilecektir. Kendisini hakikatin merkezinde gören bu kesim sözcülerinin teknolojik manipülasyonlar üzerinden kolaylaşan sunumları gereği, akıl dışı mitlerin beslendiği her aşamada “müntesip yaratmanın cazibesi” olağandışı bir hıza ulaşmaktadır. Abartılan, uydurulan ve hakikatle örtüşmeyen her sunumun bu kesimlerde kör alıcısının olması, belki de teknolojinin kontrol edilemez gücünün kimleri nasıl beslediğini daha kolaylıkla anlamamıza vesile olacaktır. Parasal imkânlara kavuşan bu kesimlerin ulaşabildikleri her noktada teknolojiden yararlanma dürtüleri ise hakikat adına oldukça düşündürücü bir durumun ortaya çıkmasını temin etmiştir. Doğrunun bir mahallede dolaşması süresince yalanın dünyayı dolaştığı bu evreler, bütün iyi niyetiyle beraber hakikatin eninde sonunda ortaya çıkacağını deruhte etse de, ortaya çıkacak olan hakikatin sınırlı bir kesimle iktifa edeceğini göstermektedir. Buna göre teknolojik gelişmeleri şeytanî sunumları için kullanan kesimler nezdinde bahsedilen gelişmelerin bulunmaz fırsatları tedarik ettiği bilinmektedir. Bu bilincin olumlu manada hayata aksetmesi için akıl sahibi kişilerin “akleden dindarlık” süreçlerine sürekli olarak vurgu yapması beklenmelidir. Yoksa yanlış sunumların teknolojik ambalajlarla el bebek-gül bebek her beşiğe girmesinin yolu açılmış olacaktır.

Kontrol edilemez teknolojik düşkünlüğün ünlü psikolog Carl Rogers’ın dediği gibi “empati eksikliği” ürettiği kuşkusuzdur. Bu eksikliğin insanoğlunu kuşatan “ahlâkî değer yoksunluğu” üzerinden hayata tutunduğu görülmektedir. Yine bu alanın kontrol edilemez dürtü sahipleri için “narsist kişiliğin seyir alanı” şeklinde güçlü bir bencilliğin teşhir alanı olması, bu terastan izlenen ve izlettirilen pek çok manzaranın olduğunu göstermektedir. Haddizatında akıl sahibi bir kişinin oldukça özeli olan durumları her daim başkalarının görseline açması, bir anlamda “teşhircilik” demektir. Bu teşhirciliğin kişisel doyum noktasında kişilere sağladığı bir kazanım olsa da, bu bencilliğin süreç içinde onlar için yıkıcı olduğu söylenebilir. Günümüz koşullarında bazı kişilerde sıklıkla görüldüğü şekliyle, kendi eşiyle ya da özel zamanlarıyla bağlantılı olan her şeyi başkalarının görseli hâline getirme dürtüsü, olsa olsa sağlıksız bir kişiliğin belirtisidir. İstisnasız her anı ve her durumu paylaşan bu kişilerin öncelikli olarak sağlıklı bir terapiye ihtiyaçları bulunmaktadır. Teknolojinin bu minvalde onları daha görünür kılması ise, bir nevi “pornografik ifşa”dan başka bir şey değildir. Oysaki hayatın pek çok özeli bulunmakta ve bu özeller anlık yaşandığı için başkalarıyla cesurca paylaşılmamalıdır. Tıpkı “Cesur Yeni Dünya’nın ucuz kahramanları” gibi bir eğilimi ifade eden bu tercihler, esasında ahlâk ve değerlerin özsel kazanımlara olan katkısı bağlamında ele alınmalıdır. Günlük görünürlüklerini onlarca kareyle sanal âleme taşıyan böylesi kişilerin “ne olsa gider’in bilimsel devrim temelini besledikleri kuşkusuzdur. Sonuçta teknolojik imkânları kullanmanın da bireyi çekip-çevreleyen bir ahlâkının olması gerektiği unutulmamalıdır. Günlük ifşalarla kafa ve gönlünü bozmamış akıl sahibi insanlar nezdinde her yazılan ve her paylaşılanın hakikat değeri içermeyebileceği noktası atlanmamalıdır.

İnsan endeksli kurulan dünyada yine insan eliyle gerçekleştirilen her gelişme, onun dünyadaki kalıcılığına olumlu katkı sunmalıdır. Bu anlamda teknolojik gelişmelerin de insan nesli için yardımcı unsur durumunda olması beklenir. Ürettiği şeylerin kölesi değil, efendisi durumunda olan insanın dünya hayatına anlam katan adımları olması kuşkusuzdur. Belki de “hayatın ritmini hızla ölçen yeni nesil” olgusunun bu çağda gündemdeki yerini alması beklenmelidir. O nedenledir ki, üretilen teknolojiyle hazır müşteri ilişkisi kurup ahlâkî ilişki kuramayan yeni nesli köleleştiren teknoloji, onu “okuma değil görme ve işitme endeksli bilgilenme süreci”ne hapsetmiş görünmektedir. İmdi, insanlığın geleceği adına birey-teknoloji ilişkisinin bu sürece olan menfî katkısı irdelenmelidir. Zira yarınlarımızı teşkil edecek olan bu neslin, bilişsel, ahlâkî ve de duygusal etmenlerden uzak mota-mot ilerleyen “kompartımanlaşma serüveni” artık yeniden yönetilmelidir. Bununla birlikte dünya barışına katkı sunmayan “kamplaşma indeksi”, insan nesli arasında cömertçe paylaşılan ve kendisinin gelişiminde sağlıklı bir şekilde kullanılan teknoloji üzerinden kalıcılığını yitirmelidir. Hatta bu iradenin zaman zaman depreşen “gücün sanalleşmesi” olgusunu da devreden çıkarması beklenmelidir.

Neticede ise, beşerin hayat algısına olumsuz değer olarak hükmeden teknolojinin insanın güçlü duruşu sayesinde her daim “kovulmanın imkânlı olması” gibi bir noktaya ulaşması beklenir. Varılan bu noktada ürettiği teknolojinin kölesi değil, efendisi, onu sağlıklı bir şekilde kullanan iradeli yöneticisi olan insana ihtiyaç bulunmaktadır. Kanaatimizce insanlığın böylesi güçlü bir potansiyeli, yeteneği, iradesi ve de ahlâkı bulunmaktadır. Yeter ki üretilen teknolojiyi tüketimin ve de kazancın artırılmasına yönelik olarak beşerin köleleşme aracı olarak gören aramızdaki ayrıksı otlara beraberce müdahale etme iradesini elden bırakmayalım. Dahası, hep birlikte yaşamak durumunda kaldığımız dünyanın böylesi kötü gidişine dur diyebilecek akıllı hatta güçlü irade sahibi insanlara ihtiyaç bulunmaktadır. Gidişten memnun olmadığı hâlde açıktan müdahale etmeyip, “durdurun dünyayı inecek var!” modundaki arabesk tavra teşne olan bazı akıl sahipleri ise, teknolojiyi kötü emelleri için üreten diğerleri kadar insanlığın geleceğinden sorumludurlar. Mamafih içinde bulunduğumuz geminin bazı yolcularının kendi kamarasına delik açmasına izin verirsek, bilmeliyiz ki yolculuk ettiğimiz geminin tek olması hasebiyle hepimizin batması mukadderdir. Bu mukadderatın yasal bir süreç hatta kader olduğunu bilirsek, gemiyi batırmak isteyenlere karşı sağlam duruşa geçmemiz gerektiğinin de farkına varabiliriz. Gelince suçlu-suçsuz ayrımı yapmayan belaların henüz teşrif etmeden önce görülebilmesi ise, dünyaya nizâmat vermekle mükellef olan biz insanların uhdesindeki temel görevlerdendir. Görevini ihmal edenlerin neslini de perişan edeceklerini söylemek ise, oldukça zait bir cümledir denilebilir.

Yorumlar (0)
14°
hafif yağmur