banner4
10.05.2021, 20:31 317

MAHALLENİN SONU

Çocukluğumuzun geçtiği 80'li yıllarda köyde yaşayan herkes birbirinin komşusu idi, insanların birbirleriyle ilişkisi  komşuluk hukukuyla kaimdi. Tarihsel koşullarda belki binlerce yılda oluşmuş duygu ve davranış kalıpları acıda, kederde, sevinçte birliği, diğergamlığı, dayanışmayı ve diğerinin hassasiyetine saygıyı gerekli kılardı. Ahali henüz modernleşmeyi tamamlayamadığı için kartezyen bir bilinç ve zihinden yoksundu.Bu nedenle hukuk ve ahlak ayrımı cari değildi.Ayıp sayılan bir davranışın ika edilmesi, bir hukuk normunun ihlalinden daha önemsiz değildi.

Köyde bir komşu vefat ettiği zaman, definden itibaren üç gün geçmeden önce diğer evlerde televizyonun açılması ayıptı. Halbuki perdeyi çektikten sonra, köyün diğer ucundaki cenaze sahibinin sizi görmesine imkan yoktu. Komşusunun tuttuğu yasa gönüllü olarak ortak olan diğer komşuların yalnızken bile bir duyarlılığı sürdürmesi riyadan uzak, samimi, tutarlı ve fakat irrasyonel bir davranıştı.

Dışarıdan kimse bizi görmediği halde, televizyonun kapalı olma nedenini çocuk aklımızla anlayamaz, üç günün geçmesini beklerdik. Çünkü cenaze evinin kasveti kendiliğinden komşu hanelere sızar, çocukların hoşlanmadığı sıkıcı bir ortam hakim olurdu.

Benzer bir duygudaşlık ramazan ayında da yaşanırdı. Herkesin oruçlu varsayıldığı mübarek ayda açıktan oruç yenildiğine tanık olunmazdı. Ekseriyetin çiftçilikle iştigal ettiği düşünülürse, yaz sıcağında tarlada çalışanların hepsinin oruç tutmadığını tahmin etmek zor değil. Aynı şekilde kadınların da bir ay boyunca kesintisiz oruç tutamadığı aşikar. Ancak, o yıllardan hatırladığımız, etrafta herkesin oruçlu gibi davrandığıdır. Bu durum riyakarlık değil, toplumda kökleşmiş bir geleneğe saygı ve hakim olan iklimi paylaşan insanların hassasiyetini gözetmektir.

Yine, ortalama bir Anadolu kasabasında devam eden yıllarda, ramazan ayında sadece iftarda açık olan bir iki istisna hariç lokantalar kapalı olurdu. İftara doğru lokantacı yola çıkar, yolu buralara düşen yolcular iftarda açık lokanta olduğunu bilsinler diye elindeki kepçeyle tencereyi birbirine vurarak ses çıkarırdı.

Kumarın her çeşidinin oynandığı kahvehanelerden sadece bir ikisi ikindiye doğru gizlice açılırdı. Yılın on bir ayında alkol kullanan ve kumar oynayan birkaç kişi burada kapalı kapılar ardında gizlice sigara içerdi. Çünkü ramazanda oruç tutmayan kişilerin gündüz vakti işi gerçekten zordu.

İnsanlar birbirinin oruç tutup tutmadığını tahmin edebilirdi. Ancak, ne tutan taltif edilir, ne de tutmayan kınanırdı.

Kişi başına gelirin bugünkünün altıda biri olduğu, halkın ekseriyetinin köy ve kasabalarda tarımsal üretim ve küçük ölçekli ticaretle uğraştığı eski Türkiye'de manzara buydu. Pozitif hukuk normlarının yanı sıra toplumsal davranışlar da en az onun kadar etkiliydi ve yazılı olmayan gelenek-örf-ahlak kurallarının biçimlendirdiği, ahalinin gönüllü olarak uyduğu bireysel ve kolektif davranış biçimleri hakimdi.

Azınlıkta kalan kişilerin istemediği halde toplumun genel geçer ölçülerine uymak zorunda hissettiği bir ortamdan bahsedilmesi 90'lı yıllarda yoğunlaştı.

Ne oldu bu yıllarda? Refah Partisi iktidara yürümeye başlamıştı. Cari hukuka uygun bir biçimde iktidara gelse bile Refah Partisi iktidarının laik kesimin yaşam tarzına tehdit içerdiği, bu nedenle aldığı oyların meşruiyet gerekçesi olamayacağı şeklindeki söylem egemen siyaset-medya-akademya  tarafından hararetle iddia edildi. İktidar olan herhangi bir partinin zorunlu olarak anayasa ve yürürlükteki laik mevzuata bağlı olduğu ve bu haliyle yaşam tarzını tehdit etmesinin mümkün olmadığı yönündeki savunmalara karşı ise psikolojik baskı gibi kavramlar üretildi. Buna göre, "her ne kadar dinci bir parti cari mevzuata uygun hareket etse bile, memlekette oluşacak dini bir atmosfer nedeniyle herkes aynı şekilde davranışta bulunacak, örneğin istemediği halde korkusundan başörtüsü takacak" idi. Çünkü bu görüşe göre, gitgide yazılı olmayan geleneksel kuralların, ahlakın, örfün hakim olduğu bir düzen inşa edilecekti.

90'lı yıllarda ileri sürülen bu  tezler ve kaygılar Şerif Mardin tarafından "mahalle baskısı" kavramıyla izah edildi. Cumhurbaşkanlığı seçimi ve kapatma davası süreçlerinden dolayı Ak Parti'nin meşruiyetinin tartışıldığı 2007 yılında Ruşen Çakır'ın yaptığı bir röportajda "toplumsal normlardan ayrılan bireylere karşı toplumun öteden beri göz baskısı uyguladığını" iddia eden Şerif Mardin'in bu düşüncesi halk karşıtı uygulamaları bin yıl sürdürmek isteyen siyaset-medya-akademyanın tam da aradıkları bilimsel gerekçeyi sunmuş oldu. Nitekim birkaç gün içinde yüzlerce habere konu olan mahalle baskısı, yine yüzlerce köşe yazarı tarafından yazılara konu edildi. Bilahare Şerif Mardin mahalle baskısı kavramını daha da ileri götürerek bir televizyon programında "mahalle baskısının bir teşkilatlanma olduğunu" söyledi. Ayrıca Mardin'e göre mahalle baskısı, Ak Parti'den bağımsız ve öteden beri devam eden bir olgu idi.

Başlangıçta verdiğimiz cenaze ve ramazan ayı örneklerine bakıldığında, mahalledeki yaygın uygulamadan ayrılanların göz baskısına maruz kalmadığı, mahalleye hakim olan ve ahaliyi sarıp sarmalayan atmosferden dolayı başkasının acısına ve gelenek haline gelmiş her türlü dini-ahlaki ritüele gönüllü olarak uyulduğu söylenebilir. Ramazan ayında oruç tutmayanın evinden hariç yemek yiyeceği toplumsal bir alan bulamaması bir şikayet ve baskı konusu değil, doğal ve geleneksel bir durumdu.

Bu arada parantez açıp, şunu ifade etmek gerekir: Türkiye'nin iki yüz yıllık serüveni modernleşme ile yanyana yürüyen Batı'ya entegre olma çabalarından ibarettir dersek abartmış olmayız.

Küre'ye, Batı'ya, çağdaş uygarlığa katılma çabası Batı'ya müzahir ve muvafık bir toplum projesinin hayata geçirilmesini zorunlu kılmaktadır. Bu uğurda toplumun kökten dönüştürülmesi için geleneksel olanın izale edilmesi gerekir. Burada fiziki-mekansal değişiklik önemli bir yer tutar.80'lerden sonra milyonlarca kişi güvenlik kaygısı, ekonomik nedenler ve Devlet eliyle yürütülen kentleşme politikaları sonucunda yer değiştirmiştir. Değerler toprağa bağlıdır. Toprağını terk edenin değerler dünyası ve hayata bakış açısı köklü bir değişikliğe uğrayacaktır.

Burada tekrar mahalleye dönecek olursak, "çerçevesi hukuk-ahlak-din tarafından çizilen kadim değerlere gönüllü olarak uyma ve ortak hassasiyetleri paylaşma iradesi olan ahalinin fiziki mekandaki birlikteliği" şeklinde bir mahalle tanımı tarihsel duruma uygun düşer. Ahaliyi saran, kuşatan hava işte bu umumun hassasiyetinin oluşturduğu iklimdir. Yine geniş anlamda bu iklimin mahalle kavramının yerine kullanılması da isabetli olacaktır. Çünkü baskı ve zor üreten bir birim olarak bahsedilen mahalle aslında az önce bahsettiğimiz iklimden başkası değildir.

Her ne kadar mahalleyi iklim şeklinde izah etmişsek de, tanımın başlangıcında bahsettiğimiz fiziki mekan mahallenin taşıyıcı kolonudur. Bu kolonun modernleşme, Batı'ya katılma, Küre'ye entegre olma hedefleriyle tarihsel süreklilik içinde bilinçli şekilde tahrip edildiği açıktır. Ayrıca, konuyu dağıtmadan ifade edelim ki, iki yüz yıldır hangi siyasi düşünce iktidar olursa olsun, sosyal-ekonomik-kültürel politikalarda ne kadar keskin dönüşler yaşanırsa yaşansın bu süreçten etkilenmeyen ve altta yeraltı nehri gibi istikrarlı bir şekilde akan şey Devlet'in modernleşme ve Batı'ya katılma idealidir.

Batı'nın bizden istediği veya bizim gönüllü olarak uyguladığımız politika olarak modernleşme idealinin toplumsal-kültürel ayaklarından biri kentleşme politikalarıdır. Türkiye'de kentleşme olgusu esasında bir Batılılaşma ideolojisidir. İki yüz yıllık Batılılaşma serüveninde Jakoben yöntemlerle uygulanan diğer modernleşme uygulamalarından tek farkı ise kentleşmenin kendiliğinden gerçekleşen doğal ve masum bir süreç olarak algılanmasıdır. Cumhuriyet elitlerinin yukarıdan aşağıya yöntemlerle ulus devlet yaratma çabalarından biri olan kentleşme, iktidarların halk tarafından seçildiği dönemlerde sağ-liberal iktidarlar tarafından devam ettirilen bir pratik olarak önümüzde durmaktadır.

Mahallenin unsuru olarak fiziki mekandan söz etmiştik. İşte bu fiziki mekan kentleşme ideolojisi ve göç olgusuyla köklü değişikliğe uğramıştır. Dönemin ruhuna uygun olarak 60'lardan itibaren daha iyi bir hayat ve gelecek idealiyle kentlere göç yoğunlaşmıştır. Buna ilave olarak 80'lerden itibaren milyonlarca kişi terör nedeniyle kentlere göç etmiştir. Yine Özal döneminden itibaren turizm yeni bir sektör olarak üretilmemiş hazır kaynaklardan halka ve sermayeye kolay ve yüklü gelir sağlama aracı olarak yaygınlaşmıştır. Haliyle kitlesel olarak hareketlilikler yaşanmıştır.

Türkiye'nin Batı'ya katılma idealinin bilinen yollarından biri olarak Avrupa Birliği'ne üye olma süreci ise kentleşmeyi hızlandırmış, topluma farkettirilmeden rafine yöntemlerle demografik yapıda köklü değişiklikler meydana getirilmiştir. 90'lardan itibaren tarımda kota, destekleme ücreti ve hayvancılıkta gümrük uygulamaları, bilahare inşaat sektörünün tahrik edilmesi, topraktan oluşturulan  rant, otomotiv ve finans sektörü vasıtasıyla yürütülen ithalat rejimi ve kamu istihdamı politikaları kentleşme ve kentlileşmeyi hızlandırmıştır. İnternet kullanımının yaygınlaştırılması, toplumun kadın, çocuk, yaşlı, tüketici, Kürt ve sair şeklinde yeniden tanzimi ve bireyselliğin artması geleneksel yapının esaslı bir şekilde tahrip olmasına katkıda bulunmuştur.

80'li yılların başında 1.500 dolar civarında olan kişi başına düşen milli gelir, günümüzde 8.500 dolara çıkmıştır. 1980 yılında yüzde 55 olan kırsal nüfus 2020 yılı itibarı ile yüzde 7 civarındadır.

TÜİK ve Nüfus idaresi verilerine göre, günümüzde hane halkı sayısı ortalama olarak dört kişiden azdır. Yaklaşık olarak altı kişiden biri tek başına yaşamaktadır. Toplumun yarısının taşınabilir bilgisayarı bulunmaktadır.

1980 yılında kırsal alanda yaşayan ve tarımsal üretim yapan kalabalık bir ailenin bireyi yirmi yıl sonra şehirde fabrikada, atölyede, inşaatta veya kamuda taşeron işçi olarak asgari ücretle çalışmaya başlamıştır. Aynı şekilde mahallede yaşayan küçük esnaf-memur ailenin çocuğu halen eğitim gören  sekiz milyon üniversiteliden biri olarak yurt dışında parlak bir gelecek tasarlamaktadır. İkisi de TOKİ tarafından yaptırılan bloklarda iki odalı dairelerde tek başına yaşamaktadırlar. Bir önceki kuşak akrabalık ilişkilerini uzaktan da olsa kısıtlı olarak sürdürmektedirler. Örnekteki gençler ise kayınço, görümce, bacanak, enişte gibi akrabalık sıfatlarını duymuş olsalar da hangisinin hangi durumda kullanıldığına dair bilgi sahibi değildirler. Bir zamanlar köşe yazarları ve TRT programlarına çıkan güdümlü sosyal bilimciler aracılığı ile sürekli tekrarlanan "tarımda gizli işsizli var, şu kadar ton buğday üreteceğimize Almanya gibi traktör üretelim, çok çocuk değil iyi eğitim verilebilecek tek çocuk yapılmalı" gibi Devlet ideolojisinin bir yansıması olan propagandalara maruz kalmamışlar. Bir önceki kuşağın yaşadığı fiziki mekanda yaşamamışlar. Yaşam biçimleri tamamen seküler ve bireysel olmakla hayatlarında ilahi ve geleneksel referanslar bulunmamaktadır.

"İnsan kulübede başka düşünür, sarayda başka" diyen Feuerbach fiziki mekan değişikliğinin ve insanın içinde bulunduğu maddi koşulların değişmesinin düşünceye ve haliyle yaşam biçimine etkisini bir cümleyle anlatır.

Kitlelerin yer değiştirmesi, fiziki ortamını değiştirmesi kadim değerlerinden kopuş ve yeni bir anlam dünyasının inşasıyla sonuçlanan yeni bir durum ortaya koyar. Geleneksel dünyada kadim değerler ve kurumlar toprağa bağlıdır. Toprağı terk edince değerler de aşınır. Yeni duruma ayak uydurma çabası yeni bir insan yaratır. Haraptar köyünü satarak İstanbul'a göç eden Züğürt Ağa'nın hikayesinin anlatıldığı filmde olduğu gibi, Şener Şen ağalık sembollerini satıp pavyonda kalçasını kıvırarak çiğ köfte satmaya başladığında yeni bir başlangıç yapmış, yeni bir insan ortaya çıkmıştır.

Kadim değerleri içselleştiren ahalinin birlikteliğinden sadır olan mahalle modernleşmenin önünde bir engel olarak dağıtılması gereken bir iklimdir. Bunun için mahallenin bir baskı ve zor vasıtası olduğu bilim adamları tarafından savunulmuştur. İnsanların özgür olduğunun hissettirildiği ve fakat bağımlılıkların ve mecburiyetlerin katmerleştiği modern zamanlarda "baskı" gibi olgular haz merkezli yaşam biçiminin önünde engel olarak görülür. Halbuki baskı şeklinde takbih edilen olgu bir yönüyle de birlikteliğin getirdiği sorumluluktur.

İşte bu sorumluluk, cenaze sahibi komşunun yasını tutmayı, acısını paylaşmayı, ramazanda görünür mekanda yiyip içmekten kendisini kısıtlamayı gerektiriyordu. Baskı ve mecburiyet gibi gözüken bu durum, şikayet etmeden yapılan ve ahalinin bir parçası olmayı sağlayan gönüllü davranışlardı. Mahalle baskısı diye eleştirilen şey davranışlara yön veren hukukun, ahlakın, ayıbın, günahın, suçun, cürümün, kabahatın içiçe yer aldığı bir normlar bütünüydü. Mahalle, komşuların, yurttaşların birlikteliğinin harcı idi. Bir güvenlik ve yardımlaşma atmosferinin içine doğan insanları sarıp sarmalayan bir iklim idi.

Mahalle parçalandı. Atmosfer dağıldı. Mecburiyetler ve hassasiyetler izale oldu. Pozitif hukuk kurallarından başka herhangi bir norma uyma mecburiyeti olmadığından ceza kanunlarında suç olarak tanımlanmayan her türlü davranış bundan böyle mübahtır. Bu cümleden olarak, aynı apartmanda kapı komşunuz yas tutarken, içinizden geldiği gibi kahkaha atabilirsiniz. Ya da Ramazan ayında alkollü içkiyi göstere göstere tüketip, içki satışı kısıtlamasına karşı hükümete savaş açabilirsiniz. Çünkü Ramazan ayında oruç tutanlar sizin komşunuz, yurttaşınız değil artık. Çünkü mahallenin sonuna gelinmiştir ve tek tek bireylerden ibaret bir topluluk sözkonusudur.

Yorumlar (0)
20°
açık