banner4
26.02.2021, 08:31 60

KÖLELER VE EFENDİLER

Dünyada neden savaşlar vardır? Hamza Yardımcıoğlu’nun “Köleler ve Efendiler” kitabına göre bunun nedeni, insanın güç sahibi olmak istemesi ve başkalarına hükmetme arzusudur. Her insan eşit yaratılmış olduğuna göre, aslında insan olarak hiç kimsenin bir başka insan üzerinde hükmetme hakkı bulunmaması gerekir. Eğer ki bir yerde ‘itaat ve boyun eğme’ varsa, orada ‘kölelik’ vardır. Hükmeden kişilerin sıfatı, ‘efendi’dir. Gücü elinde bulunduran ‘efendiler’, güçsüz olanlara baskı kurarlar, onları yönetirler ve zayıf olanlara haksızlık ederler. Tarih, bunu defalarca ispat etmiştir.

İnsanlar insanlara baskı yapmasın diye, tarihte 1789’da Fransız İhtilali gerçekleşmiştir. Bu esnada Fransa’da yaşayan bir filozof olan Condorcet, insanlar için Cumhuriyet ve eşit haklar savunuculuğu yapmıştır. O, tarihi “tiranlık, kölelik ve dinsel bağnazlıktan kurtulmanın tarihi” olarak ele aldı. İnsanlığın tarihte özgürlük ve mutluluk içeren bir geleceğe doğru ilerlemekte olduğuna inanmıştı. Ne hazindir ki bu düşünür, devrim güçleri tarafından hapsedildi ve hapishanede öldü.

Belki bu sebeplerden dolayı kitabın yazarı Hamza Yardımcıoğlu’da, 1789 Fransız İhtilaline çekince koymayı ihmal etmemiş: “Sonrasında neler değişti ki? ‘Demokrasi’ adıyla maskelenen, yeni krallık sistemleri geldi. Toplumlar, köleliğinden kurtulmak için bir asır mücadele ettikleri krallarını/efendilerini, artık kendi elleriyle seçemeye başladı. Ve böylece kendilerini özgür sandılar” diyor.

Yazarın bu düşünceleri, aklımıza bir başka düşünürü de getiriyor: J.J. Rousseau’yu. O tarihi gelişmeleri, bir ilerleme olarak görmemişti. Çünkü tarihte ilerleme, ona göre aynı zamanda, “eşitsizliğin artması” demekti. İnsanlığın mutlu olacağı bir altın çağ varsa, bu çağ, gelecekte değil, geçmişte aranmalıydı. Tarihin gidişindeki sürekli artan eşitsizlikler dolayısıyla tarih, Rousseau’ya göre, özgürlüğün değil, “eşitsizliğin tarihi” olmalıydı.

Bu açıklamadan sonra yeniden okuduğumuz kitaba dönelim:

“Esaretin en büyüğü, hiç kuşkusuz zihinde yaşanılır olanı” diyor yazar... İnsan özgürleşmek istiyorsa, önce zihnini özgürleştirmesi gerekiyor. “Yargılamayan, sorgulamayan bir zihin, aslında zincirlere vuruludur” diyen yazar, bunu “Bir kişi, olayları veya fikirleri yargılayıp, haklı bulduktan sonra kabul/ret edebiliyorsa, ancak o zaman farkındalık ortaya çıkar. Diğer türlüsü tartışılmaz dogmaları meydana getirir” şeklinde açıklıyor.

Yazarın düşüncesinde, Devlet, “topluma hizmet etmekle görevli, bir kurumlar düzeni.” İdeal bir düzende, “kurumların idarecileri, sadece o kurumların idarecileri; halkın idarecisi değiller. Görevleri halka hizmet etmek; hükmetmek değil” diyor. Aksi durumlarda, yine isim değişikliyle krallık rejimine dönüş olur, diyerek ifade ediyor.

Yazar, “Peygamberler diye tanıdığımız kişilerin, -onlara inanırsınız veya inanmazsınız ama- hepsi aynı şeyi söylemişti” diye ekliyor: “Tanrı’dan başka kimse, kral olamaz...”

Onun da teşhisinde bilgisizlik, köleliğin kapısını açıyor. Hele de kölece davranışlara karşılık bir ücret, menfaat ve makam verilirse ‘gönüllü kölelik’ doğuyor. Bu noktada insanları köleleştirmede en etkili araçlardan birisi de ‘din’. Yazar, “Hükümdarlıkların propagandasına malzeme edilen kavramlar, hep kutsallık verilen kavramlar olmuştur” tespitinde bulunuyor.

Bir kişiye veya bir nesneye kutsallık vermek demek, esasında onu ilah edinme, kutsallık atfetme ve tağut anlamları taşıyor. Hizmetine girilen ve tapınmaya başlanılan kişi put, ona yönelen de puta tapan oluyor. “Ve putlar, insan ile hakikat arasına aşılmaz duvarlar örüyorlar.” Hakikatle bütünleşmek için insanın bütün çevrilmişliklerinden kurtulması gerekiyor. Yazara göre “Ne zaman ki araçlar, amaçlara dönüşür; işte o zaman ortaya putlar çıkar ve insan, zihninin esiri olur” demekte...

O halde özgürlüğün esasları bellidir: “Hiç kimse, ifade ettiği düşünceleri, iddiaları veya inançları yüzünden cezalandırılamaz. Tüm hak ve özgürlükler, adalet kurumunun teminatı altında bulunur.”

Peki gerçekler öyle midir?

Devlet, herkesin güvenlik hakkını garantiye alıyorsa, özgürlük doğar. “Çünkü insanlar, kendilerinden daha güçlü olanlar tarafından dayatılan köleliği reddettiğinde, aç kalmaktan, açıkta kalmaktan ve haksız cezalara maruz kalmaktan korkarlar. Temel hak ve özgürlükler, garanti altında olduğu sürece, kimse istemediği bir şeyi yapmak zorunda kalmaz.” Ancak bu şekilde yapılan davranışlar, seçime dayalı olur ve sorumluluk taşır. Bu durumda, kimse bulunduğu yerde, onur kırıcı kötü muameleye ve aşağılanmaya maruz kalmaz. “Eğer ki engeller yüzünden bunlar bir türlü aşılamıyorsa, o kişiler köle esareti altında bulunuyorlar” görüşündedir, yazara göre.

Neticede, bir insan, onurlu ve özgür bir şekilde yaşamak varken, neden köleliğe yönelsin ki! Devletin varlık sebebi, hükmetmek değil de hizmet etmek olduğu takdirde, ‘kölelik’ değişik kavramlar altında yaşayamayacaktır. Sorun şurada ki modernizm, insanların aklını özgür kıldığı iddiasıyla ortaya çıktı. Oysa modernist yaşam, kölelerin boynundaki zincirleri görünmez yaptı ve insanların kendilerini özgür sanmalarını sağladı. Modern toplumlar, ‘efendilerini’ artık kendi elleriyle seçtikleri için kendilerini köle değil, özgür insan sanıyorlar... Bu halde kölelik, daha sistemli hale gelmiş durumda. Çünkü insanlar artık köle olduklarının bile farkında değiller. Kitapta verilmek istenen ana temanın bu olduğunu düşünüyorum: Gerçekler, insanı özgür kılar!..

Kaynak Kitap: Köleler ve Efendiler, Hamza Yardımcıoğlu, Şira Yayınları, Mayıs 2017

Yorumlar (0)
açık