banner4
02.01.2021, 15:00 1061

Kapsayıcı ve Kuşatıcı Din Anlayışına Doğru

Din denilen olgunun kimsenin tekelinde olmadığının bilinmesi lazımdır. Ve dahi hiç kimse dinin sahibi gibi konuşma hakkına sahip değildir. Kişiler, ancak ve ancak din denilen kurumun bizlere sunduğu metinlerden anladıklarını öne sürebilirler. Herkesi dini kendi anladığı gibi anlamaya mecbur tutamazlar. Zira tarih boyunca hemen her düşünce için geçerli olan şeyin din için de geçerli olduğunu görmekteyiz. Buna göre dinin tek olup din anlayışlarının çok olması gerçeği karşımızda durmaktadır. Esasında bu durum biraz da eşyanın tabiatı gereğidir. Buna göre din ve onun çağrısının ilk önce belli bir birikime sahip insanda mâkes bulması söz konusudur. Eğer ki insanlar kötü niyetli değilse, kendisine gelen her türlü bildirimi içinde bulunduğu psikoloji ve sosyoloji üzerinden anlaması işin raconu gibidir. Burada kişilerden istenilen şey, din anlayışını dinin yerine ikame etmemesi ve de kendi din anlayışını başkalarına dayatmaması isteğidir. Bu istekle birlikte dinin su gibi girdiği kaplarda muhteşem örneklikler ürettiği verimli bir sürece girmesi mümkün olacaktır.

Her dinin temel ilkeleri durumunda olan bazı kabulleri bulunmaktadır. Esasında dinler, bu kabullerin genelleşmesi üzerinden kendilerine sâdık müntesipleri bulurlar. Tıpkı bunun gibi İslam’ın ya da Müslümanlığın da herkesçe kabul edilmesi gereken temel öğeleri bulunmaktadır. Başta tevhit, sonda Ahiret, ortada ise sâlih amel olmak üzere İslâm’ın ana arterini oluşturan değerlerin genel olarak üç esas üzerinde kurulduğu görülmektedir. Melek inancının tevhide bağlı yanı ile elçi ve vahiy/Kitap inancının da beraberinde geldiği Tek tanrı fikri, aslında “hesap bilinci” üzerinde kurulan sistemli bir akidenin inşâ edilmesini temin etmektedir. Başında tek tanrı inancının sonunda ise sorgu şuurunun olduğu bir din, aslında “iyi iş yapma” tercihi üzerinden dünya hayatını tahkim eden bir niteliği öne almıştır diyebiliriz. Çünkü dine muhatap olan kişilerin bu iki değer arasında yapıp ettiklerinin değerlendirildiği sistemli bir nizamın mutlak manada dünya hayatı ile orada yapılanları öne alması söz konusudur. Binaenaleyh bazı din anlayışlarının dünyayı “boş geçme” fikrinin İslâm nizamı açısından hiçbir durumda karşılık bulmayacağını açıkça söyleyebiliriz.

Dinlerin kelimelere yansıyan dilleri olduğu gibi, tabiat kanunlarına yansıyan dilleri de bulunmaktadır. Hatta dinlerin en etkin dilinin insanın psikolojisi yani aklı/kalbi/yüreği ve gönlü üzerinden hayat bulduğunu söyleyebiliriz. Buna göre dinlerin gerçeklikleri izâh ederken her daim somut iletişim metodu tercihi üzerinden giderek beşerin anlayabileceği dil ve kelimeleri tercih etmediği aşikârdır. Bilakis dinler zaman zaman tabiat yasalarının işlevselliği üzerinden konuşmak suretiyle insanın sahadaki olgu üzerinden kolaylıkla anlamasına yardımcı olmaktadır. Kanaatimizce dinlerin iletişim dilinin büyük oranda bu tercih üzerinden hayat bulduğu söylenebilir. Hem bu dilin insan için daha efektif sonuçları tedarik ettiği bilinmektedir. Belki de sırf bu sebeple insanlığın tek dini olan İslâm’ın sürekli olarak tabiattaki işleyişe atıf yapması anlaşılabilir durmaktadır. O kadar ki kendi varoluşu, çevresel yaratımlar ve göksel hakikatleri görüp bunların sahibine gidemeyen bir iradenin sadece sözlerden bir şey anlamayacağı kesindir. İnsanlığa son uyarı mahiyetinde olan kutsal metinlerin gönderilişi ise adeta insanlığın tünelden önceki son çıkışı mesabesindedir. Bu noktaya varmadan önce elçi gelsin ya da gelmesin insan akıl, zekâ ve iradesinin çevresinde olup bitenleri anlamlandırması beklenmektedir. Müslümanlığı bu şekilde tercih eden kişiler için vahyin dili oldukça zengin bir seçenek sunmaktadır. Daha dâveti işitmeden dâvetin söylemesi gerekenlerin bilincinde olan böylesi irade sahibi kişilerin dinin içine girdiklerinde ne denli üretken olacaklarından kuşku duyulmaz.

Haddizatında Müslüman geleneğin medeniyet ürettiği sahalara bakarsak, dediğimizin ne denli doğru bir şey olduğunu daha yakından anlayabiliriz. Zira İslâm’ın dâvetiyle muhatap olmayan kişilerin sanki o dâvetin muhtemel adaylarıymış gibi tabiattaki hakikatleri görüp saflarını belli etmeleri örneği karşımızda durmaktadır. Belki de bütün dinlerin doğduğu yerde değil, göç ettikleri yerlerde medeniyet kurmuş olmaları gerçeği en çok da İslâm için gerçekleşmiştir diyebiliriz. Çünkü İslâm’ın doğduğu yerden daha zengin beldelere göç etmesi akabinde tarih, felsefe, bilim ve sair disiplinlerin doğal bir temsilcisi ve de takipçisi durumuna gelmiştir. İnsanlığın birikimi anlamındaki bu zenginliğin hem ilkesel olarak hem de yaklaşım olarak dinin kurumsallaşmasına yardım ettiği görülmektedir. Doğal olarak bu zenginlik kendine has disiplinler üzerinden insanlığın gelişim süreçlerine olumlu manada katkı sunabilmiştir. Yine bu kazanımların Kûfe’de akılcı/yorumcu/reyci ekolü, Bağdat ve İsfahan’da felsefe, tıp ve astronomiyi, Horasan’da eklektik yapıyı beslediği yadsınamaz bir gerçekliktir. Öyle ki dinin doğduğu mekânların giderek içe kapanıp bir anlamda radikalleşmesine nazaran bu kesimlerde oldukça zengin ve kapsayıcı hatta kuşatıcı bir içeriğe kavuşması ise, yola çıkılanlar ile yolda elde edilenlerin farklılığını da ortaya koymaktadır. Böylece insanlığın mâkul ve mâruf birikimlerinin kendilerine sunulan dini daha anlaşılır ve de yaşanılır kılmak için büyük bir cehd içinde olduğu bilinmektedir. Koca medeniyetlerin doğuşuna ya da gelişimine katkı sunan bu yapı her şeyden evvel dinin farklı düşüncelere karşı olan motive edici tutumu sayesinde gerçekleşmiştir.

Medeniyet kurmuş olan İslâm’ın günümüzdeki bazı temsilcileri eliyle sığ bir yapıya sürüklenmesi oldukça manidardır. Hatta bugünkü dindarlığın gelinen seviye itibariyle dünden daha sağlıklı olması gerekirken, daha tutucu, baskıcı, tek hakikatçi, bencil ve düşmanlık üreten bir çizgide gelişmesi anlaşılabilir şey değildir. Kendisi gibi düşünmeyenler için av sezonunu açan bu dilin sahipleri, devamında ötekileştirdiği kişilerin cenazelerinin dahi cami avlusuna taşınmasına karşı durmaktadır. Onlara göre makbul dindarlık, sadece kendilerinin anladığı şeydir. Bunun dışında kalan her anlayış ve sahipleri kendi kriterlerinin merkezde olduğu bir sistemde sorgulamadan geçmelidir. Yine böylesi düşünen kişiler, tövbeye dâvet edilmeli, mümkünse devlet kademelerindeki işlerinden edilmeli, hatta ceza-i müeyyidelere mâruz kalmalıdır. Hâlbuki cami ve mescitlerin herkese açık olan vasfını unutan bu kişiler, yine herkesin bugün söylediğinden yarın vaz geçebilme şansına da sahip olmasını düşünmelidir. Bu kişilere göre tebliğin daha başında Hz. Ömer’in söylediklerine binaen öldürülmesi iktiza eder ki, işte o zaman İslâm Medeniyetinin Ömer’den mahrum kaldığı bir dünyaya uyanması anlamına gelecektir. Tarihsel olarak değişik medeniyetlerden tevârüs edilen kazanımların kaybedilmemesi için bunun mümkün olmadığı bir dünyanın hayaliyle yaşamak gereklidir.

Dinin sağlıklı anlatımına vesile olacak olan kuşatıcı ve kapsayıcı vasfı, her şeyden evvel ötekine saygıyla başlamaktadır. Bunun ilk adımı, bizim gibi düşünmeyenlerin yaşama hakkına halel gelmemesi için gerekli olan tedbirlerin alınması söz konusudur. Düşünce özgürlüğünü teminat altına alan bir dinin müntesiplerinin kendilerince uygulayacakları bir sistemi özlemesi her daim mümkün ise de, gelinen bu aşamada bunun tercih edilebilir bir şey olmadığı bilinmelidir. İnsanlar ve ekoller arasında hakem rolünde olması gereken devletin taraf tutması ise, meydana gelen kavgaların besleyici gıdası gibidir. Kayıt dışı düşüncelerin sahiplerinin devlet erkânıyla birlikteymiş gibi ötekilerin karşısına çıkmasını engellemek şuur sahibi herkesin vazifesidir. Dini sokulduğu bu daracık alandan çıkarıp herkesin anlamasına sunmak, başta sonsuz imkânları elinde tutan örgütlü yapı olan devletin görevidir. O nedenle devleti yönetenlerin kendilerine yakın gördüğü düşünce sahiplerini gayr-i meşru yollardan beslemesinden vaz geçmelidir. Hatta bazı devlet kurumlarının kronikleşmiş düşüncelerini hakikat gibi sunmasına vesile olan imkânları fütursuzca kullanmasının kapısı kapanmalıdır. Hiç kimse otorite ve otoritenin her türlü imkânını yanına alarak ötekileştirdiği düşüncelerle ahlâksız bir savaşın içinde olmamalıdır. Buna fırsat veren her tutum ise aklın ışığında yeniden gözden geçirilmelidir.

Dogmatik yaklaşımların ardına gücü aldığında ne denli tehlikeli olabileceği yaşanan örnekliklerden görülebilir. O kadar ki insanlık tarihi bu anlayışla beslenen dinlerin kuşatıcılığından ziyade daraltıcılığından muzdarip durumda olmuştur. Nitekim doğusundan batısına kuzeyinden güneyine değin bu kavgalarda akan kanın kokusu hâlâ duyulmaktadır. Haçlı seferlerinden Cemel, Sıffın, Kerbela, Harre’ye değin nice canların yok edildiği bu süreçler, sadece “benim dediğim hakikattir” söyleminden neşet etmiştir. Şuursuz kişiler tarafından yakılan bu ateşe odun atmak kimsenin işi ve de haddi değildir. Hatta ateşin harlanmasına katkı sunan her yorumun insanlık barışına engel olan yaklaşımlardan sayılması lazımdır. Belki de böylesi zamanlarda elinde ateşle dolaşanların ellerinden ateşi alma eğilimini besleyen her fikir, tutum ve yaklaşım merkeze çekilmelidir. Düşünce, farklılık, felsefe ve cedel düşmanı olan böylesi kesimlerin akılsızca beslenmesi demek, toplumsal geleceğimizin muhtemel kazanlarda kaynatılmasıyla eşdeğerdir. Bunlardan kaçınan iradelerin, ‘bence benim dediğim doğrudur, ancak senin dediğinin de doğru olma ihtimali bulunmaktadır’ rolünde iş tutması beklenmelidir. Aksi takdirde dindarların harladığı bu ateş, muhatap ayırmadan binbir zorlukla teşekkül edilmiş olan medeniyetin kül olmasına vesile olacaktır. Bu işin ilk adımı dindarların ötekileştirdikleri kişi, grup ve fikirlerle barış içinde yaşamasını öğrenmesi olduğu kadar, yönettiği halka örnek olma pozisyonunda iş tutan devletlülerin düşman olarak gördükleriyle bir araya gelebilmeyi becermesi lazımdır. Bu beceridir ki her türlü kalkınmanın motive edici gücü olan milli birliğe ulaşmayı kolaylaştıracaktır. Netice olarak hem dinsel yorumların taraftarları, hem dinsel kurumların temsilcileri ve hem de kendisi gibi düşünmeyenlerle ilişkiyi kesen yöneticilerin farklı düşüncelere kavga penceresinden bakmayı terk etmesi beklenir.

Hiç kimse herhangi bir yorumun tekelleşmesine katkı sunan baskın eğilimlerden yana durmamalıdır. Her sözün hakikat payı içerdiği düşünülmelidir. Dinin şahıs bildirmeden dile getirmiş olduğu ilkeleri sayesinde beşeriyeti kuşatıcı vasfı gereği herkesi kapsayan bir din dilinin geliştirilmesi elzem görülmektedir. Kapsayıcılığın merkezi mekânlarından olan kürsüler, ayrışma dilini değil, birleşme ruhunu temsil etmelidir. Üniversite ve fakültelerde anlatılanlar, insanlığın zihinsel gelişimine katkı sunan bilgilerle mücehhez olmalıdır. Sınıfların belli düşüncelerin öğretildiği yerler olmasına izin verilmemelidir. Milletin bazı kesimlerini terörize eden din anlayışlarının beslendiği mekânlar ve bu mekânları mesken tutan kişilerin verecekleri zararın önüne geçilmelidir. Din adamları ya da dininin adamları belli düşüncelerin temsilcileri konumundan dışarı çıkmalıdır. Milletin çocuklarının önü dinin kuşatıcı ilkeleri doğrultusunda iş gören akıl ve bilimin ışığında yeniden açılmalıdır. İnsanlığın barış içinde yaşamasına vesile olacak ümitlerin korunduğu her ortamın hem dine ve hem de devlete yaşanabilir imkânları sunduğu unutulmamalıdır. Başkalarına söyleyecek şeyleri olanların öncelikle kendilerine konuşmasının gereği anlaşılmalıdır. Dünyaya nizamat vermek isteyenlerin işe kendi nefsi ile evlerinden başlamaları, öngörülen başarının ilk şartı olarak görülmelidir. Kendini eğiten bireylerin oluşturduğu toplumların kalıcılık adına oldukça güçlü adımları attığı görülmelidir. Bunun için hemen herkesin vazife başında olması ve dinin kuşatıcılık, kapsayıcılık ve de hoşgörüsünü yaşayan ve yaşatan örnek şahıslar konumuna gelmesi bir an önce temin edilmelidir.

Yorumlar (2)
Fatih 3 hafta önce
Harika
Yetişkan Beyaz. 3 hafta önce
Hoşgörüyü öne çıkaran akla,bilime değer veren ve devletin düzenleyici bir rol alması gerektiği gibi görüşlere yer verilmiş olması oldukça önemlidir. Adalet vurgusu, dinin tekliği karşısında algılayanların çeşitliliği önünde engel olunmaması gibi dini anlaşılır şekilde insanlarla buluşturan, akılcı ve benimsetici bir dil.
Dini evrensel değerler üzerinden toplumla buluşturma çabasının son yıllarda dine yönelik (özellikle gençlik kesiminde) ortaya çıkan olumsuz yönelimlere bir set olabileceğini söylemek mümkün.
Son derece olumlu bulduğumu belirtmek isterim. Çalışmalarında başarılar diliyorum.
-2°
sisli