banner4
28.04.2021, 16:28 1695

   “İstanbul’da Ezan Musikisi”

           

Tabiat güzelliği dillere destan olmuş, yalı boylarında, sırtlarında, tepelerinde yüzlerce minaresi, Türk-Müslüman İstanbul’da ezan sesi, bilhassa gürültülü motorlu vasıtaların ve düdüklü vapurların bulunmadığı devirlerde beş namaz vaktinde gökyüzüne yükselen ilahi bir terennüm olmuştu.

Güzel sesli erkek çocuklar ve delikanlılar için semtinin mescidi veya camisinin minaresinden ezan okumak, pek yakın zamanlara kadar aşk ile ve şevk ile fırsat olarak gözlenirdi, bu lütfa nail olmak içinde müezzinlere yalvarılırdı.

Hele sabah ezanları, güzel büyük beldeyi, istisnasız hepsi güzel sesli müezzinlerin avazı ile şairane uyandırırdı. Ezandan önce de sala verilir ve bir dini kaside okunur, ezanın musikisine ayrı bir revnak verilirdi.

Rumelihisarı’nın İstanbul’da Türk gücünü temsil eden azametli yapısı yanındaki “Aşiyan”ında sabah ezanları dinleyen Tevfik Fikret’in şu meşhur şiiri, ne manalıdır.

 

Sabah Ezanında

Allahü Ekber… Allahü Ekber

Bir samt-ı ulvi; Güya tabiat

Hamuş hamuş eyler ibadet

Allahü Ekber… Allahü Ekber

Bir samt-ı nalan; Güya avalim

Pinhan ü peyda, nevvar ü muzlim

Etmekde zikr-i Hallak’ı daim

Allahü Ekber… Allahü Ekber

Bir samt-ı ulvi; Kalb-ı tabiat

Bir samt-ı nalan; Ruh-ı avalim

Etmekte zikri Hallak-ı daim

Etmekte ra’şan ra’şan ibadet

Yukarda terennüm ile tam tezad halindeki şu beyit de aynı şairindir.

Bende aşıktım ezan nağmesine

Bir koşardım ki o Allah sesine…

Bir sabah ezanı kasdedilerek yazılmış şu beyit ise, geçen asrın büyük kalender şairi Enderunlu Fazıl Bey’indir;

Naray-ı Hayrünminennevm’i uzatma ey hatip

Bister ü balına aguşumda ol canan yatar

Aşağıdaki manzumede yine sabah ezanı hatırlanarak genç ve güzel bir müezzin şanında yazılmıştır;

Bülbül olur şakır vaktı-ı seherde

Bir nigahı Vallah deva bin derde

Uyan aşık uyan hab-ı gafletten

Nasibin al aşktan hem ibadetden

Zaman olmuştur ki İstanbul’un iki, dört, altı minareli büyük camilerinin ikişer üçer şerefeli minarelerinin her şerefesinden ezan okunmuştur. Bir namaz vaktinde, mesela Sultanahmet Camiinde 16 müezzin, Süleymaniye Camiinde 10 müezzinin ezan okuduğu olmuştur. Fakat o seçme güzel sesler öylesine talimli, öylesine ahenkli idi ki, minarelerin şerefelerinden yükselen ve müminleri namaza davet avazları bir ezan korosu halinde duyuluyordu.

Minarenin kapısı daima kıbleye açılır, müezzin de ezana yüzü kıbleye müteveccih olarak başlar, sonra şerefede daima sağa doğru yürüyerek her yöne seslenerek ezana devam eder.

İstanbul’da bir anane olarak; Sabah ezanı; Saba, Dilkeş Haveren, Öğlen ezanı; Saba, Hicaz, Akşam ezanı; Hicaz, Rast, Yatsı ezanı; Hicaz, Bayatı, Neva veya Rast makamlarında okunurdu.

Sabah ezanından yarım saat ya da kırk beş dakika kadar önce verilen sala da Dilkeş-Haveran makamında verilirdi. Saladan sonra da bir dini kaside okunurdu. Zamanımızın en seçkin ve bilgili hafızlarından sayın Fahri Tükel ezanın okunuşu hakkında bize şunları söylemiştir;

“Ezanda dikkat edilecek hususiyet, tavır ve üsluptur. Ezan nağmelerinin bazı kısımlarında keşide ve bazı kısımlarında kesiklik vardır. Ezanda müessir olan cihet kararlardaki kalıştır. Hangi makamda ve hangi perde ile ezana başlanmış ise aynı makam ve perdede tamamlanması şarttır. Zamanımızda buna riayetten gafil müezzinler vardır. Ezan okuyanlar makamların perdelerine hakkıyla vakıf olmakla beraber seslerin perdeli; güzel ve sürekli nağmeler yapacak kudrette olması lazımdır. Beş namaz vaktinde okunan ezanların mutlaka yukarda kaydedilmiş makamlarda olması icap etmez; musiki bilir bir müezzin, dilediği makamdan ezan okumada tereddüt etmez…”

Ezan mevzuunda tamamen şahsi olan kanaatimi de söylemeden geçemeyeceğim. Zamanımızda minarelere hoparlör konulmaya başlanmıştır. İnsan sesi, tabii kudretinin üstüne çıktığı zaman mekanik bir vahşet halini alır; son haddine kadar açılmış bir radyo, ancak bir işkence aletidir. Müezzinin sesini koca bir mahallenin üstüne yayan hoparlör de böyledir; hele sabah ezanlarında, alem derin sessizlik içindeyken salada, ezanda bülbül gibi şakıyan tertemiz insan sesinin yerine hoparlörün yaydığı ses, ancak demagoji ile müdafaa edilebilir. Kaldı ki ibadet bir gönül işidir.

Dergi arşivimi tararken; “Hayat Tarih Mecmuası” nın Aralık 1969 tarihli 11. Sayısında Reşad Ekrem Koçu’nun “İstanbul’da Ezan Musikisi” başlıklı makaleye rast geldim ve bu önemli yazıyı sizlerle de paylaşmak istedim. Yıllardır bu konuda çevreme anlatmaya çalıştığım ama bir türlü kimseyi ikna edemediğim “hoparlörden okunan ezan” ve sesi kötü ezan okuyan müezzinlerin insanı rahatsız eden tarafını yıllar önce merhum Reşad Ekrem Koçu’da dert edinmiş ki bu makaleyi yazmış!

Bu yazıyı herkesin tarafsız ve objektif bir gözle okumasını gerçekten çok istiyorum. Korkmayalım bu konularda konuşmaya. Eğer inanıyorsak bilmeliyiz ki; doğruyu ve güzeli arayan cennete gider!

Reşad Ekrem Koçu; Osmanlı kültür ve medeniyetine dair yaptığı ve yazdığı kitaplarla tanınan bir tarihçi yazarımızdır.1905 yılında İstanbul’da doğan merhum 1975 yılında vefat etmiş; geride onlarca tarihe ışık tutan eserler bırakmıştır.

Reşat Ekrem Koçu’nun belli başlı çalışmaları da şunlardır: Sümer Türkleri (1933), Selçuk İmparatorluğu (1933), Bizans Tarihi (1934), Tarihten Evvelki Zamanlar (1934), Ahmed Râsim: Hayatı, Seçme Şiir ve Yazıları (1938), Taçlı Fahişeler (1944), Tarihimizde Garip Vakalar (1952), Tarihimizde Kahramanlar (1960), Haşmetli Yosmalar (1963), Dârülaceze (1974), İstanbul Tulumbacıları (1981), İstanbul Camileri (ts.)

Yorumlar (0)
19°
açık