banner4
05.06.2021, 14:07 735

İçerik ve çevresel Kazanımları Bağlamında Din Olgusu

Daha işin başında bilmek ve demek lazımdır ki, insan, değer skalasında yaratılan varlıkların en tepesinde duran etkin bir varlıktır. Onun içindir ki, işin daha bidâyetinde mutlak manada bilinmelidir ki, bu proje, varlığı anlamlandıran tanrısal katkı babında ilâhî bir seçimdir. Yüce Allah’ın son derece anlamlı projelerinden olan din ve insan olgusu, ister teorik bağlamda olsun, isterse de pratik tercihler üzerinden ele alınsın, birbirinde apayrı oluşumlar değildir. Tam aksine olarak, din, insanın var olduğu yerde yeşeren bir oluşumdur. O nedenle din denilince sadece insanın olgunlaştığı süreçlerdeki tercihleri akla gelmelidir. Hatta din ve içerik değerleri sadece insanla uygunluk arz eden yapılanmalardır. İnsanın dışındaki varlıklarda asla insanda göründükleri gibi görünmez.

Yüce Allah, belli bir amaç ve bu amaca yönelik olarak hayata geçirilen projeye göre insanı yarattığında, mevcut varlıklar arasında insanın bu konumuyla ilgili olarak baş gösteren homurdanmalar, esasında ilgili varlıkların insanın gücü ve yapıp-edebilecekleri hakkındaki bilgilendirilmelerine bağlı bir husustur. Zira Kur’an’ın anlatımına göre mevcut durum, sanki belli bir toplantıda gerçekleşmiş gibi anlatılıyorsa da, bu anlatının işin diskuru gereği bu şekilde dillendirildiğini ve gerçek durumun ilgili varlıkların varlık kodları gereği bu yaklaşım içerisinde girdikleri ve dahi bu düşüncelerin Yüce Allah tarafından söze döküldüğü unutulmamalıdır. Bu demek değildir ki, insanın varoluşsal farklılıkları her daim ve he bireyde mutlak manada kazanılmış bir hak olarak görülmelidir. Aksine olarak, insanın koşullu bir tarzda elde edebileceği bu kazanımların her daim ve de zorunlu bir kazanıma işaret etmediği asla göz ardı edilmemelidir. Yani insanı diğer bütün varlıkların önüne geçiren şeyler, benzer şekilde, onu diğer bütün varlıkların gerisine de alabilecek tercihli bir yola işaret etmektedir. Bizi yaratanın bu imkân ve seçenekleri bilerek konuşması ise, yeryüzünün emanet edildiği bilinçli varlık olan bizlerin ne gibi güçlü bir ajandasının olduğunu haber vermektedir.

Din olgusunun bir “kimlik inşâsı “olduğunu bilmek gereklidir. Zira insanların hemen hepsinin fıtrat denilen doğuştan getirdiği değerlere uyumlu birikimlerine din denilmektedir. Ve dahi din, insanın yaratılış değerleriyle aykırılık arz etmez. İnanç değerlerinden bağlanmaya, ibadet ritüellerinden eylem ahlâkına, oradan öte dünyayla ilgili olarak insanın arayışlarına verilen her cevabın, mutlak surette insanı tatmin edecek bir vasıfta olduğu görülmektedir. Buna nazaran, yeryüzündeki hayatın bidayetinde ilk insanla başlayan din ve dindarlık süreçlerinin zaman içerisinde insan ve toplumlar tarafından tahrif edilerek yerine ikame edilen yeni anlayışların da benzer içerikler üzerinden dinleştirildiği aşikârdır. Buna göre, insan için kimlik değeri sadedinde olan din olgusu, mutlak manada onun varlık kodlarıyla uyumlu kabul ve pratikleri kapsamaktadır.

Mamafih hakiki dinsel değerlerin insan için tedris ettiği inanç ibadet, eylem ve ahlâk kodları, eğer ki din diye bir kurumsal yapıyla karşılaşmamış olsa bile insanın fıtrat/yaratılış değerleri üzerinden hayata taşıyabileceği birikimlerdir. İşbu nedenden ötürü olarak, beşerin varlık kodlarıyla sorunsuz bir şekilde ve de her daim uyumlu olan dinin ilâhî desteğe ihtiyaç hisseden insan için sağlıklı ve sürdürülebilir bir kimlik inşâ ettiği, buna da dindarlık/Müslümanlık/sorumluluk/beşerî tavır/insanî seçim denildiğini unutmayalım. Burada kastedilen Müslümanlığın Hz. Âdem ile Hz. Muhammed arasında gelmiş olan yaratan/vahiy katkılarının ortak bileşeni olduğu hatırdan çıkarılmamalıdır. Allah’sız dindarlığın imkânsızlığını bilen her birey, benzer şekilde Allah’sız ahlâkın ve de Allah’sız bir hayatın tasavvurunun mümkünatının olmadığını da bilmelidir. Demek o ki, dinin merkez değeri olan “Allah’lı bir hayat tasavvuru” ise, her daim dinsel kimlik oluşturma sürecinin merkezinde yer almaktadır.

Bilmek lazımdır ki din, esasında ilâhî bir proje yanı tanrısal bir kurgudur. Bir yanıyla insanı besleyen katkı babında olan dinsel uyarılar, diğer yanıyla insanla ilişkili olan her varlığın yaratılış değerleri üzerindeki kalıcılığını temin edecektir. Çevrenin tahribinden, diğer canlıların korunup kollanmasına, oradan hayatı anlamlandırmaya değin sonsuz imgelerin insan tarafından anlamlandırılabilmesi için onun yalnızlıktan kurtulması ve bu tercihine yardım edilmesi gerekmektedir. İşte adına din denilen kurumsal yapı, yine kurumsal bir tedris üzerinden merkezinde seçilmiş elçilerin olduğu bir öğretim sürecini tercih etmiştir. İnsanın doğrudan eğitildiği bu sürece din ve dinsel katkı denilmesine rağmen, yine din denilen ilâhî kurgunun insana “varoluşsal katkı” babında kazandırdıkları üzerinden de bazı şeyleri kavrama yeteneği vermiştir. Her iki katkının da akıl, zekâ ve irade üzerinden hayata tutunduğunu bilirsek, din denilen katkının insanın genetik kodlarıyla uyumlu olan ve duyduğunda yabancılık hissetmeyeceği pozitif katkılardan oluştuğu bilinmektedir.

Aynı bağlamsal yapıyı dikkate almak koşuluyla yine de söylemek gereklidir ki, insanın bu beklentisi olsun veya olmasın, onu bu hayatın merkezine koyan irade, onu başıboş bırakmamakla, hem kendi yeteneklerini ve hem de bu yeteneklere bağlı olan kazanımlarını ve dahi öğrendiklerini kendi lehinde ve proje dâhilinde kullanmasını salık vermektedir. İnsanın olup-bitenleri anlamlandırması sürecinin bu şekilde insanın yaratılış değer ve görev alanlarını kavramasına uzanması, gerçeğe ulaşabilme seçeneği adına insanın en değerli vasfıdır. Belki de bu denli güçlü kazanımları heba eden insanlar için Yüce Allah’ın oldukça sert bir dil kullanmasını daha yakından görmek lazımdır. Kendisine umut bağlanılan varlık olan insanın bu umutları boşa çıkarması, doğaldır ki Yüce Allah’ta olduğu gibi her beklenti sahibini üzmektedir. Tabiidir ki bu hayal kırıklığının öznesi, büsbütün insanlık olgusundan değil, onun içindeki şuursuz, bilinçsiz ve de amaçsız bireylerden dert yanmaktadır.

Mevcut hayatı değişik fay hatları üzerinde inşâ eden din olgusu, esas gaye olarak insanın yoldan çıkmasının önüne geçmek istemiştir. Bu şekliyle o, insana olumlu katkı babında yardım edip bilinçlendirme yaparken, benzer şekilde, olumsuz tasarrufları da göstermek suretiyle kişisel ve toplumsal tercihlerin nelere gebe olduğunu anlamalarına sebep olmak istemiştir. Yani dinin bildirimlerindeki asıl maksat, olumlu davranışları kazanmak, olumsuz davranışlardan uzak durarak sağlıklı bir dünya hayatını yaşamaktır. Yoksa onun ilk elden hedefi ödül ve ceza değildir. Eğer ki bu olsaydı, onun emir ve yasaklarının dayandığı bir kazanım olmaması gerekirdi. Ve dahi işlenilen iyi ve ya kötü tercihlerin değişmesi hâlinde verilen ödül ve cezanın da kalıcı olması gerekirdi. Bu demekti ki, insanı yaşadığı hayat sürecinde asla yalnız bırakmayan din, onun son nefesine değin yanında durmakla, değişiminin olumlu yönde kanalize edilmesine yardım etmektedir. Adına “tövbe” denilen bu mekanizmanın hayatın merkezinde yer alması gerçeği, din denilen yardımın insan denilen aktörün iradesi üzerinden hayata tutunduğu ve dinin de aslen bu iradeyi eğitmek için mücadele ettiği bilinmelidir.

Her daim yakından bilmeliyiz ki, dünya hayatının asıl aktörü olan insana sorumluluk değerlerinin alt-üst edilerek yapılacak bir yardımın anlamsızlığı ortada dururken, dinsel katkıların sadece ve sadece insanın birikimleri üzerinden hayat bularak mevcut fay hatlarını gözetmesi ise, son derece anlamlı durmaktadır. Belki de sırf bu nedenledir ki din denilen katkı unsurlarının yasak kapsamında değerlendirdiği şeylerin bu denli az, buna karşılık olarak, gelişim ve değişim değerlerinin ise adeta sonsuz olduğu bir bildirge olmasını daha anlamlı bulmalıyız. Akıl sahibi insanın bunları görmezden gelip yaşam serüveninde kalıcı olan katkıları değil de, geçici olan zaafları tercih etmesi ise, akıl ve zekânın katkılarını yöneten güçlü iradesi üzerinden hayatı anlamlandıran insan adına oldukça kaygı verici bir durumdur. Bu kaygının bütünüyle anlamsız olmadığı, öteden beri yaşadığımız hayatın tezâhürlerine bakarak ifade edilebilirse de, her ne olursa olsun, yaşanılan hayatın geneli konusunda büsbütün ümitsiz olmanın günâh ve bühtan olduğunu her daim deklere etmek zorundayız.

İnsanı koruma ve kollama projesinin diğer bir adı olan dinin, hayat bulan her bildiriminde bu amacı merkeze aldığını görmekteyiz. Haddizatında son ana kadar insandan vaz geçmeyen bir yaratıcının planlaması olan din olgusu, her ne olursa olsun insanın değerli kılındığı sürecin de adıdır. Mamafih kayıp-kaçak oranının her bildirimle azaltılması hedefi, doğaldır ki irade sahibi olan insan için diğer varlıkların bağlı olduğu yasal prosedürler gibi kolaylıkla gerçekleşmemektedir. İşin püf noktasının bu olduğunu bilirsek, insan için yapılan öneri, uyarı ve ikazların hatta tavsiye ve özendirmelerin de karar merciinin sadece insan olduğu ve onun olumlu katkısı olmadığı sürece bu ilkelerin hayat bulayacağının bilinmesi ise, her daim geçerli bir adımdır. İnsanı koruma amaçlı olan dinsel bildirimler, tabiidir ki insanın iradesinin katkısı ve eğilimi olmadan hayat bulmaz. Eğer bulursa, bu dayatma durumu insanın varlık kodlarıyla uyumlu olmaz. Aksine olarak, diğer varlıklar misali robotik bir varlık olmayan insanın her uyarı ve öneriyi anlamlandırarak belli bir eylem tarzını seçmesi beklenir. Hem, bu tercihin onun varlık kodu olduğunu bilirsek, insanın seçim prosedürünün de ilâhî proje kapsamında her daim onun korunması sürecini deruhte ettiği bilinmelidir. Yoksa insanın her ideoloji ve her menfaat sürecinde hakikati ters-yüz eden bir yapısının devreye girdiği görülür ki, bu seçimin Yüce Allah’ın güvendiği insan için sonun başlangıcı olduğu akıldan çıkarılmamalıdır.

Bizler, “insan merkezli” bir dünyada yaşadığımızı biliyoruz. Zira hayatı yaratmakla kalmayıp onu anlamlandıran Yüce Allah’ın her ne olursa olsun vaz geçmediği varlık olan insanın, O’nun dünya ve Ahiret ile ilgili olan projesinin merkezinde olduğu hatırdan çıkarılmamalıdır. O nedenle Yüce Allah, genel hatlarıyla varlığın tepe noktasında tarif ettiği insan neslinden değil, kötülüğün öznesi olan ve tercihi doğrudan yapan insan öznesinden bahsetmektedir. Buna göre kötü ya da iyi olan şey, onu seçen bireyin tercihidir. İnsan nesli veya bütünüyle insan/lık, kötülükle tavsif edilemez. Öyle ki O’nun güvendiği varlık olan insanın bu denli kötücül bir varlık olması, dünya üzerinde cârî olan varlıksal kader bağlamında eşyanın tabiatına aykırı olduğu kadar, onu yaratan varlığın plan, program ve öngörülerini de yansıtmamaktadır. Biz deriz ki, insanoğlu, Yüce Allah’ın bu dünya ve dahi öte dünya için öne aldığı, güven duyduğu ve beklentilerini maksimum seviyeye çıkardığı son derece donanımlı bir varlıktır. Bu denli güçlü ve bilinçli bir varlığın doğaldır ki çok amaçlı bir silah gibi kötü amaçlı kullanılması da söz konusudur.

O kadar ki, Cenâb-ı Allah’ın ara sıra insana katkı ve uyarı babında müdahale etmesini de bu meyanda görmek lazımdır. İmdi, hâkimiyeti ele geçiren insanların zamanla kötücül değerleri iyilik kisvesiyle sunması ya da doğrudan kötülüğü hayata hâkim kılmalarıyla deveran eden her sürece olumlu katkı babında tanrısal müdahalenin olduğu, olacağı ve de olabilirliği gerçeği, aslında insanın hayat sigortası gibi bir şeydir. Bu gibi tanrısal müdahaleleri hayatın doğasına aykırı görmeden bir nevi “ilâhî eğitim programı” gibi görmek ve yaşanılan hayatı bu uyarıların yedeğinde yeniden programlamak, sorumlu varlık olan insanın son derece güçlü bir yanıdır. Bu yanı en iyi bile Yüce Allah’ın son ana dek insanı koruyup-kollaması ve dahi öldükten sonra da bıraktığı sâlih amellerin yaşayıp-yaşatılmasına bağlı olarak amel defterini açık tutması, sadece imtihanın devam ettiğini değil, insandan asla vaz geçilmediğinin de açık bir işareti sayılmalıdır.

Hayatı kuşatan onca bilgi ve belge arasında insana en yakın duran “gerçeklik” olgusunun en değerli boyutunu teşkil eden din, yaşadığımız her ortamda insan ve olgudan bağımsız bir gerçekliğin olmadığını açık bir şekilde ifade etmektedir. Zira dinin gerçeklik algısına göre insanı ikna etmeyen ya da insanın kavrama yeteneğinin dışında kalan hakikat olgusundan insanın sorumlu tutulması mümkün değildir. Belki de sırf bu sebepledir ki, dinin bu dünya ve öteki dünyanın gerçekliklerinden bahsederken mutlak surette insanın deneyimlerini öne alması, onlar üzerinden bir dil kullanması ve insanın tanıyabileceği değer ve olgulardan hareket etmesi, bu hassasiyetin ve dahi kaygının ne denli dikkate alındığını göstermektedir. Bahsedilen tercihler özelinde örnek verecek olursak, Yüce Allah’ın isim, sıfat ve fiillerinin insanın bilebileceği uygulamalar üzerinde sınırlı tutulması gerçeği önümüzde durmaktadır. Hatta öte dünyanın nimetleri konusundaki açıklamalar dahi insanın bu dünyadaki zevk duygusunu muhatap alarak yapılandırılması ve dahi tanrısal olan her bildirimin insanın bu sınırlı-sorumlu kapasitesine bağlı olması hususu, vahiy özelinde anlatılanların dışında uygulamaların olmayacağı anlamına gelmemelidir. İşbu nedenle insanı muhatap alan Tanrı’nın onun kavrama süreçleri ile zihnî derinliklerini hesaba katarak akledilebilir, anlaşılabilir ve dahi tanınabilir bir gerçeklik kurgusu/olgusu üzerinden hayata müdahil olduğuna şahitlik ediyoruz.

Tıpkı bunun gibi yaratılış projesi kapsamında daha başından diğer varlıkların önüne alınmış olan insanın bu avantajlarını ya da yeteneklerini kullanıp kullanmamasına bağlı olarak değerlendirileceği bir sürece mahkûmdur diyebiliriz. İşin başında insanın anlam ve eylem tercihlerinin olduğu bu sürecin nihayetinde onu yaratan varlığın güvenini hak edecek derecede değerli bir seçim hatta beklenti olduğunu söyleyebiliriz. Nihayetinde din denilen katkının insanın bu değerini anlaması için yapılan “dışsal katkı” tercihinden ibaret olması, hakikate giden yolun ilkesel adımları mesabesinde olan din-gerçeklik bağının ortaya çıkması sürecini daha bir öne aldığı söylenmelidir.

Geçmiş örneklikler baktığımızda çıkarılacak olan derse göre, siyasî ya da felsefî tutumların din olgusundan bağımsız olmadığı, ancak dinin siyasal ya da felsefî bir tercihe hapsolmadığının da işareti sayılmaktadır. Buna göre, insanların yönetim anlayışlarını hakikat değerleriyle yakından izleyen dinin onların yönetsel tarzlarından çok, içerik değerleriyle ilgilendiği hususu açıktır. Yani din denilen katkı, insanların demokrasi, otokrasi, krallık vb. gibi siyasal modelleri değil, bunların adalet, hakkaniyet, kişi hakkının korunması, kamu mallarının güvenliği, düşünce özgürlüğü, aslî değerlerde eşitlik vb. gibi hayatı inşâ eden temel değerleri koruma altına alması üzerinden hayata tutunmaktadır. Bunun gibi, dinin felsefî birikim ve kazanımlar konusunda da belli bir ekol ya da oluşumu değil, ilkesel tutarlılığı ve dahi hakikate ulaştırma versiyonunu öne aldığını düşünürsek, ilâhî dinlerin zaman içinde kendisini öne alan felsefî sistemlerin dışsal formunda çok, onların içerik ve inşâ değerleriyle ilgilendiği hususu yakından görülebilir. İslâmcılıktan tutun milliyetçiliğe oradan da evrenselci kabullere değin dinin insan, toplum ve onların kabullerini toptan onaylamaktan çok, bu kabullerin değer hükümleriyle ilgilenerek yaşanabilir bir dünya kurmaya çalıştığı hatırdan çıkarılmamalıdır.

Yine her dönem itibariyle dinin uygulama öznesi olan elçilerin bu hassasiyete göre davrandığı da akıldan çıkarılmamalıdır. Bizim için pek çok resulde olduğu gibi en yaşanabilir örnekliğinin hayata taşındığı Hz. Yûsuf örnekliği bu konuda son derece anlamlı durmaktadır. Bu gibi örneklemlerin bize verdiği derse göre, Müslüman zihin; kabukla değil, öz ve içerikle ilgilenmelidir. Onun kuracağı siyasal ve felsefî model, hem kendi şartları içerisinde maksimin yaşanabilir olma sürecini öne almalı ve hem de evrensel değerleri ikame etme şansını korumalıdır. Bölgesel ve evrensel ilkelerin birlikte hayat bulduğu bu süreçlerde neyin bölgesel ve neyin de evrensel ilke olduğu ayırdı ise, yine dinin apaçık ilkeleri üzerinden belirlenmelidir. Bu aşamada yakından bilmek lazımdır ki, başlangıçta yöresel değerler üzerinde yol almak koşuluyla evrensel ilkeleri hedef alan her siyasal ve felsefî oluşum, bu hedefleri üzerinden dinin siyasal ve söylemsel zenginliğine işaret edecektir.

Yorumlar (1)
Sefalı Platformu 3 hafta önce
Hocam elinize yüreğinize sağlık
20°
açık