banner4
05.09.2023, 16:35

HATIRLAYAN İNSANDIR...

İnsan, kendisini tamamlamak ve hatırlamak üzere misafir olarak gönderilmiştir dünyaya.  

Bu misafirliğin tanımı; Şahı velayet Hz. Alinin; ‘’Ben B sırrının noktasındayım ‘’ deyişi ile başlar,  Farabi’nin, ‘’varmısın ki yok olasın’’ deyişindeki arayış ile mana bulur. Niyazi Mısri’nin, ‘’Bürhan aradım aslıma aslım bana bürhan imiş’’ deyişindeki sır ile vücut bulup, Hallacı Mansur’un Ene’l Hak tespiti ile tamamlanır.

Hakikate meyletmenin disiplini ve ağırlığı içinde, yaşamı ve yaşantıyı tecrübe ederek ilerleyen insan, gök kubbenin tılsımlı haşmeti içerisinde hakkı ve aşkı ararken, sözün müellifi olduğunda,  hak tanımına teslim olabilmeyi de kabullenir. Ancak her ilerlemesinde geçmişten aldığı mirası, geleceğe taşımak üzere programlamıştır kendisini.

İnsan, yer küreye ve dahi kâinata uzanan derin havsalada, seyre dalan her bir sesin, her bir deyişin, her bir sözün ve mevcudatın temelinin Ene’l hak tanımlamasında manaya kavuştuğunu anladığında,  doğan günün, esen rüzgârın, yağan yağmurun, her bir tanım ve oluşun, Zerre olduğunu, Zerrenin Noktadan geldiğini ve o Noktanın da Teki yansıttığını idrak eder.

İnsan ve aşk, ölüm ve keder, hüzün ve ses işte burada renk alır.

İnsan, kurtuluşa meyledecek merhalelerden öte, kendisine bahşedilen ruhun sessiz kıpırdanışlarla sızlandığı geceden bakar dünyaya.

Ancak karanlığın ardındaki ışığı gördüğünde, ilmin esmasıyla dalar rüyasına.

O vakit, doğa ve yaşam, hakikatle bütünleşir.

Ve bütünleşen her bir karenin adı bu kez ‘’Aşk’’ olur.

Aşk’a çıkışın hakikat perdesinden başkaca sermayesi de yoktur.

O sermayenin dili ve rengi, hak tanımının sırrında ancak can bulur.

O sır, edebin çehresine gizlenerek süzülür sahifelere.

Edeple nakşedilecek olan sözler, satırlara sunularak müellifin emrine girer.

O müellifin edindiği görevin derinliği ve zorluğu, sarf edeceği sözlerin ağırlığı ve hüznü, edep dergâhına gireceği ana kadar devam eder.

El cevap diyebilmenin zorluğu, sual etmenin derinliği gibi rahat değildir müellif için.

Çünkü müellifin ruhuna aldığı sancı, başlıca bir cenderenin ortasında kalmak gibidir. Ama her zorluğun arkasının ferahlık olduğu da yaratılışın gereğidir.

Hak perdesinden süzülen duyguların satırlara nakşedilmesi pek sırlı ve pek meşakkatli olsa da Şairlerin piri Nabi, bu edebin ve dahi ‘’Aşk’ın’’ derinliğini anlatırken şu şekilde haykırmıştır geceye:

‘’Sakın terk-i edebden kûy-ı mahbûb-ı Hudâdır bu

Nazargâh-ı ilâhidir Makâm-ı Mustafa’dır bu.’’

Edep dergâhında müellif olmak, belki de bu edebi taşımayı bilmekle başlar önce.  O edep dışında kalındığında, yazıya, söze, hayata ve insana ihanet kaçınılmazdır.

Nur ve ışığın kaynağı, aciz ve eksik olan insana, varlık ve yokluğun sürmesiyle merhamet etmiştir.

İnsan ancak bu merhamet ile hatırlayabilir kendini.

Fakat merhamet edilen insan, bilinmezliğin içerisinde bilinir olabilmenin sırrına varmak istemez.

Dünya hayatına meyletmek onun için daha rahattır. Yapay duyguların karanlığında arar aydınlığı.

Dünya merhalesinde olmayan gerçeklikler yaratarak, ‘’hatırlamak’’ üzere gönderildiği kısacık dünya hayatını, mal ve sefa düşkünlüğü ile harcar ve kendisini üstün ve yenilmez olarak görüp kendini ‘’hatırlamak’’ istemez.

İhanet onun kimliği olur.

İnsanlık bu enâniyet ile hareket ettiğindendir ki;  bir başkasının hakkı ihlal edilir,  bir kadın sokak ortasında katledilir, çocuklar açlıkla sınanır, savaşlar matahmış gibi insanlığa sunulur, inanç temel gerçekliğinden koparılır, din, molla iradelere teslim edilir, adaletten, vicdandan ve ahlaktan yoksun yöneticiler toplumları tarassut eder, adalet çöker, emek ve insan sömürüsü başlıca akıp gider.

İnsan vahşileştikçe güçlendiğini sanır.  Oysaki insan, ‘’zanda’’ olduğu gibi kaybedişte olduğu gerçeğini de idrak edemez.

Gerçek teslimiyetin ve hakikate çıkışın kapısı pek yakın dursa da, İnsan, bu gerçekliğin hakikat boyutundaki manasını görmezden gelir.

Ama hakikatin gerçekliği bükülemez. Değiştirilemez. Kapı tektir. Tekliktedir.

Hissetmek ve görmek ilk başlığıdır bu gerçeğin.

Sonrasında Nabileşen bir edep dizilir.

Ardını vicdan toplar.

Vicdan, merhamet ışığı içerisinde ‘’aşkla ‘’bezenir.

İnsanın insan oluşunun temeli de budur zaten.

Irksal, düşünsel, tensel, varlıksal bir ayrımı olmamak, insan olabilmeyi başarmaktır.

Bunu başardığınızda, dünya diye tabir edilen bu yaşamda, ‘’hatırlayacağınız’’ kimliğinizi de görmüş olursunuz.

İnsana bahşedilen her bir kimliğin, her bir rengin, tenin ve fikrin, tek olan Allah’ın esma sıfatıyla bizlere yansıtıldığı gerçeğini idrak ettiğimizde, Nabi’nin edebiyle ‘’Aşk’a’’ eğilmenin sırrına da vakıf olmuş olacağız.

Vahdetin manası da Sûfîliğin ve Tasavvufi derinliğin hikmeti de budur.

‘’Hatırlamak’’ dileğiyle.

Vesselam..

Yorumlar (16)
Nurdan ülker 11 ay önce
Düşüncelerine ve kalemine sağlık her bir cümlene canı gönülden katılıyorum yazılarının devamını diliyorum
Kuzey 11 ay önce
Ne de güzel yazmışsın
Naz 11 ay önce
İç sesinize, ruhunuza sağlık
Fatma.. 11 ay önce
Kaleminizden dökülenler okudukça düşündürüyor ve güzel neticelere götürüyor elinize sağlık emre bey
Habip taşdemir 11 ay önce
Üstadım yüreğine sağlık çok çok güzel olmuş misafir oluşun gayesini çok güzel kaleme almışsın
Reis 11 ay önce
Yüreğine sağlık Baran'ım
Zeynep 11 ay önce
Böyle bir kalem yok hocam kaleminize sağlık gerçekten.
Abdullah kılıç 11 ay önce
Yüreğine sağlık
Bütün Yorumları Görmek İçin Tıklayın
12
az bulutlu