banner4
02.12.2022, 10:25

GEÇMİŞTE LİBYA’NIN TÜRKİYE’YE BAĞLANMA TALEBİ

Libya’nın önde gelen aşiretlerinden Senusi aşiretinden ve dönemin Başbakan Yardımcısı olan Muhammed Hassan Amir imzalı ve 22 Ocak 1947 tarihli resmi bir yazı gelir Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye.

Tarih 1947’dir. 2. Dünya Savaşının bitiminden 2 sene geçmiş, dünya yeniden şekillenmeye başlamış ve Libya’daki petrol zenginliği ABD, İngiltere, Rusya gibi egemenlerin iştahını cezbettiği bir dünya konjonktürünün olduğu yılladır. Libya’nın söz sahipleri de bunun farkında olduklarından, adaletli yönetimlerine güvendikleri Türkiye’ye iltihak ederek, bir taraftan kendilerini güvene almak, diğer taraftan da yer altı zenginliklerini Türkiye ile paylaşmak istemektedirler.

Resmi yazıyı Libya Hükümeti adına imzalayan Başbakan Yardımcısı Muhammed Hassan Amir önemli bir isimdir hükümette. Önemli olmasının nedeni Başbakan Yardımcısı olmasından değil, Libya’da oldukça etkin olan Senusi aşiretinden olmasıdır ve Libya Kralı da aynı aşiretin mensubudur. 

2. Dünya Savaşından sonraki yıllarda, 1942’den beri Mussolini’nin İtalya’sının işgali altında olan Libya İtalyanlardan temizlenmiş ve savaşın galipleri Libya’nın bağımsızlık görüşmelerine başlamışlardır. Bu görüşmelerin sonunda Libya’nın bağımsız bir devlet olması ve Birleşmiş Milletlere tescili kabul edilir. 1947 yılı başlarında Bingazi’de Geçici Hükümet kurulur ve başına da İdris Es-Senusi getirilir. İşte Muhammed Hassan Amir, bu Geçici Hükümetin Başbakan Yardımcısıdır.

22 Ocak 1947 tarihini taşıyan bu resmi yazıda “Sadakat duygularımızı teyit eder ve Libya’nın Türkiye’ye ilhakına taraftar bir parti kurulmasına müsaadelerini niyaz eylerim” denilmektedir.

Yazı Dışişleri Bakanlığı Tercüme Bürosu tarafından tercüme edilip tasdik edilerek Cumhurbaşkanlığı Makamına intikal ettirilir ve “Cumhurbaşkanlığı İsmet İnönü Arşivi” damgası vurularak 2/18-20 sayıyla 29 Ocak 1947 tarihinde kayıtlara alınır.

“23 üncü yıl Sayı: 8137” sayılı Cumhuriyet Gazetesinde de “Trablusgarp, Türkiye ile birleşmek istiyor. Bu hedefe ulaşmak ve gerçekleştirmek üzere bir parti kuruldu” başlığı ile konuyu ilk sayfasından geniş bir haber yapılmıştır o tarihlerde.

Bazı kaynaklarda, 3 bölgeye bölünerek federasyon şeklinde merkezi hükümete bağlı bir devlet olarak örgütlenen Libya’nın, bu 3 bölgeden biri olan “Sirenayka”nın Türkiye’ye bağlanmak istediği şeklinde de geçmektedir. Ki o tarihlerde bugünkü Libya’da 3 bölgede 3 ayrı hükümet mevcuttur ve tâki 1949’da tek hükümete dönüştürülmüş ve 1951 yılında da Libya meclisi tek hükümet olarak bağımsız bir devlet olduğunu kararlaştırmış ve dünyaya ilan etmiştir.

Yakın tarihlerde, 07.01.2020 tarihli Milliyet Gazetesinde Güneri Civaoğlu köşesinde yazdığı “Tarihi Libya Belgesi” başlıklı yazıyla konuyu anlatmış ve resmi belge fotokopisini de köşesinde yayınlamıştır.

Dönemin Libya Hükümetinin bu talebine bir cevap verilmese de, Libya’da yine de Türkiye’ye ilhak etmek amacıyla faaliyet gösterecek bir siyasi parti kurulmuştur. Ancak kurulan bu partiye Türkiye’den herhangi bir destek, bir işaret vs gelmeyince parti ayakta kalamamış ve 1950 yılında kapatılmıştır.

Türkiye’nin bu talebe sessiz kalmasının en büyük sebebi elbetteki yeterli ekonomik, siyasi ve askeri gücü olmamasıdır. Bunun nedeni de 1938’den sonra yani Atatürk’ün vefatından sonraki dönemde, 1938’e kadar her alanda sağlanılmış kalkınma ve gelişme hamlelerini devam ettirememiş olmasıdır. Bir de araya 2. Dünya Savaşı girince Türkiye tamamen kabuğuna çekilmiş ve ABD’nin himayesine girmiş olmasıdır.

1949 yılında Libya’da kurulan ilk merkezi hükümette Başbakan olarak bir Türk olan Sadullah Koloğlu (yada Kuloğlu) göreve getirilmiştir. Kendisini isteyen ve bir Türk dostu olan Libya’nın yeni kralı Kral İdris Es-Senusi (yada Sunusi)’dir. Amaç Türkiye ile arada köprü olması ve Türkiye’ye günün birinde ilhak edilerek tek devlet olmaktır.

Sadullah Koloğlu Osmanlı Devleti tarafından Libya’ya yerleştirilen, Konya/Kadınhanı’ndan göç eden bir aileye mensuptur. Sadullah Koloğlu, 2013 Yılında vefat eden futbolcu ve spor yazarı Doğan Koloğlu ile 17 Nisan 2020 tarihinde vefat eden tarihçi, gazeteci-yazar Orhan Eşref Koloğlu’nun babalarıdır.

Orhan Koloğlu katıldığı bir TV proğramında, babasının emekli Vali iken 1948-1951 yıllarında Libya’ya görevlendirilmesini, orada İngilizlerle mücadelelerini, Başbakan olarak görev yaptığı dönemde Libya’da devlet yönetiminden bürokratik kurumların oluşturulmasına kadar, bağımsızlığını yeni kazanmış bir ülkenin emperyalistlerin sömürü düzenine fırsat vermeden ve onlarla dişe diş mücadeleler yaparak ülkenin yeni dünya düzeninde yerini alması için verdiği olağanüstü mücadeleyi ve gece gündüz çalışmalarını anlatıyor. Bu hizmetleri yapan ve bağımsız Libya’nın ilk başbakanı olan babası Sadullah Koloğlu’nun 1952’de vefat ettiğini söylüyor.

Sonraki yıllarda, 2. Dünya Savaşı galipleri olan ülkeler Libya petrollerini paylaşmak için kendi kontrollerinde bir idare kuruyorlar, sonrası ve yakın tarihlere kadar yaşanan süreçler de hepimizin malumu.

Geriye dönüp yakın tarihimize ve yaşananlara bakılınca anlaşıyorki, Atatürk’ün vefatından sonra Türkiye çok şey kaybetmiş.

Cumhuriyetin ilanından sonraki sadece ilk 10 yıl içerisinde, uçak üretip satan ve hatta bir tanesini de başka bir ülkenin (İran) başkanına (Şah Rıza Pehlevi) hediye eden, silah mühimmat üretimi ve ihracatında dünyanın ilk 2-3 ülkesinden birisi olan Türkiye, Atatürk’ün vefatından sonra, önce içine kapanmış, daha sonra da adım adım ABD’nin uşağı olmuştur. ABD bunu en çok da marshall yardımları ve fulbright (eğitim) anlaşmalarıyla başarmıştır.  (Bu konuları da ileride yazacağım inşaallah).

2. Dünya Savaşı öncesi dünya konjonktürünü iyi kullananan rahmetli Atatürk, Montrö Boğazlar Antlaşmasını yaptırarak boğazlarımızı millileştirmeyi başarırken, onun vefatından sadece 1 yıl kadar sonra başlayan 2. Dünya Savaşında Türkiye doğru zamanda ve doğru yerde konumlanamamış, Adana’ya gelip İsmet Paşayla görüşen Churchill siz bilirsiniz diyerek dönüp gitmiş ve savaştan sonra Türkiye’den acısını çıkartmışlardır. 

Çoğu insan 2. Dünya Savaşına girmemeyi bir başarı olarak görür, bence de doğrudur. Neden mi? Evet yanlış ülkeler tarafında savaşa girip rezil olmaktansa risk almamak ve hiç girmemek iyidir, ama aslolan Atatürk gibi daha savaş (2. Dünya Savaşı) başlamadan önce, o konjonktürü iyi kullanarak Montröyü imzalatmak örneğinde olduğu gibi, önleyemeyeceğin veya durduramayacağın bir savaşa bari doğru müttefiklerle girmek yada mümkün olabiliyorsa girmeden bile olsa bu durumdan olabilecek en maksimum faydayı sağlayarak ülke menfaatlerine uygun sonuçlar çıkartmaktır. Bunun için de öngörüsü, vizyonu, cesareti, önce Allah’a, sonra kendisine ve milletine güveni tam bir lider olması gerekirdi. Oysa biz, kurtuluş savaşımız öncesi reddettiğimiz manda yönetimine yeniden dönerek ABD’nin uşağı olup gitmişiz; gerçek bu.

Şimdi bazılarımız, zaten bize yedirmezlerdi vs vs diyeceklerdir. Eğer siz o siyasi, askeri ve ekonomik güce ve vizyona sahip değilseniz, bu kanaatiniz bu durumda doğrudur da, Atatürk zamanında birçok şeyi kısa zamanda nasıl başardık o zaman? Bunu da bilmek lazım.

Daha 2-3 sene kadar önce ortaya çıkarılan, 2. Dünya Savaşı yıllarında toprağa gömdüğümüz, o dönemin en iyi savaş uçaklarından sayılan ve 1943 yılında Almanya’dan satın alınan Focke-Wulf FW-190 tipi 72 tane savaş uçağımızın resmen çöp edilmesini de, 75 yıl sonra tüm kamuoyumuz şaşırarak öğrenmişti.

Dikkat ederseniz Atatürk’ün vefat ettiği 1938’e kadarki dönemde Türkiye dünyada uçak üreten ve satan 3-4 ülkeden biriyken ve hatta eğer aynı şekilde teknoloji transferi sağlanıp geliştirilmeye devam edilebilseydi, dünyada müteakip yıllarda çok daha üst noktalara gelebilecekken, biz 1943’te Almanlardan 72 tane uçak satın almışız ve onları da muhtemelen 2. Dünya Savaşında müttefik ülkeler olan ABD, ingiltere, Rusya gibi ülkelerin baskısıyla toprağa gömüp, çöpe çevirmişiz.

Yakın tarihimizde kaçırılmış onlarca fırsat olmuş ama artık o fırsatların kaçırıldığı ve geride kaldığı gerçeği karşısında, bize düşen, bundan sonraki her türlü konjonktüre ve çıkacak fırsatlara hazır olmak için, birlik ve beraberliğimizi bozmadan uyanık olarak ve uyanık kalarak çalışmaya, üretmeye devam etmektir.

Her zaman diyorum ve inanıyorum ki, bu millet kaybettiği son 3-4 asırlık zamanı telafi edecek ve bu asır bizim asırımız olacaktır Allah’ın izniyle!..

Yorumlar (1)
Mehmet Sağdıç 2 ay önce
Yarım olan bilgilerimi sayenizde bütünledim. Teşekkürler