banner4
18.10.2020, 20:13 130

Din, Siyaset ve İnsan İlişkisinde Akıldan Beslenen Adımlar

Din nedir? Bu soru, hayatın akışına dokunmanıza fırsat verecektir. O nedenle dinin ne olduğu sorusunun cevabı, hayatın ne olduğunu izah eden en kestirme cevaptır diyebiliriz. Belki de sırf bu yüzden, din, “hayatı inşâ eden her türlü değerdir” cevabına yaslanması lazımdır. Ve dahi din, “insanın akıl, vicdan ve yüreğine dokunan her türlü ilâhî katkıdır” diyebiliriz. Hâsılı din, “hayatı Yüce Allah ile birlikte imar etme projesinin de adıdır.” Bu açıdandır ki din, Hz. Âdem ile Hz. Muhammed arasında yaşamış olan elçilerin katkıları olduğu kadar, bu elçilerin bırakmış oldukları mirasa da denilmektedir.

Bunun gibi, “siyaset nedir? sorusu da oldukça anlamlıdır. Hatta işin esası, “insan nedir? sorusudur diyebiliriz. Bize göre insan ve siyasetin özü “başkası için yaşamaktır.” Hayatı birlikte paylaştığımız unsurları öncelemeyi hedef edinmiş olan bu tanım, bizlere bencillikten uzak bir yaşam konforu sunacaktır. Başkalarının olmadığı bir hayatın size de katkısı olmayacağını bilirsek, ne dediğimiz daha iyi anlaşılır. Kendisini ihmal etmeden, ancak merkeze de almadan sürdürülen bir yaşantı, hem siyasetin ve hem de insanın yaratıcı vasfıdır diyebiliriz. Esasında insan ve siyasetin üretim yapabilmesi de bu tercihe bağlıdır. Mamafih bencil toplumların insanlığın bekası için lazım olan her türlü değer konusunda üretim yapamadıkları sıklıkla görülen bir şeydir.  Bir Şaman öğretisinde denildiği gibi, “doğada hiçbir şey kendisi için yaşamaz. Nehirler kendi suyunu içemez, ağaçlar kendi meyvelerini yiyemez, güneş kendisi için ısıtmaz, ay kendisi için parlamaz, çiçekler kendileri için kokmaz, toprak kendisi için doğurmaz, rüzgar kendisi için esmez, bulular kendi yağmurlarından ıslanmaz.” O nedenledir ki, başkası için yaşamak ve yaşatmak doğanın kanunudur. Yüce Yaratıcının bu kanununa en çok da O’nun yeryüzünde halife/sorumlu/yönetici/önder kıldığı biz insanlar katkı sunmalıdır.

Yönetim ya da siyaset, esasından bir “çobanlık müessesesidir” diyenler, bu konuda neyi öne almışlardır? Yönetici açısından “çobanlık” ne demektir? Bu metaforun kullanılma amacı nedir? Sadece İslam’da değil, hemen her siyasal oluşumun merkezinde yer alan bu yaklaşım, esasında insanın sürü olduğunu değil, yönetim becerisinin insan ve toplumun vazgeçilmez bir vasfı olduğunu ifade eder. Yani insanlar, birlik ve beraberlik sağlama adına yönetim becerisini hayata taşımak zorundadır. Yoksa bu ifade, bir kesime diğerlerini sürü gibi görme ve onların geleceklerine karar verme yetkisini vermemektedir. Ancak tarih boyunca iktidarları ele geçirenler, halkı sürü kendilerini de çoban olarak görmekle, yönetişim mantığını izah eden çobanlık kuramını bazı kişilere tahsis etmiş gibidirler. Onların bir adım sonraki yeri ise, halkın seçme-seçilme hakkını gasp edip, yönetimi saltanata çevirmek ve iktidarın bütün getirilerini küçük bir azınlığın menfaatine sunmak olmuştur.

Siyasetin genetiği, “hizmete talip olma”dır. Yoksa siyaset, “hizmetten yararlanma”, “hizmeti milletin başına kakma” işlemi değildir. O yüzden siyasetçilerin zaman zaman, “size şunu yaptık” demesi boşuna ve anlamsızdır. Zira onlar, bu işleri milletin parası ve de imkânıyla yapmışlardır. Geçmişteki siyasetçilerin onları yapmamış veya eksik yapmış olması, bu hizmet yarışında onların söylemlerini hatta başa kakmalarını haklı çıkarmaz. Eğer ki kendi ceplerinden yapıyorlarsa, “size şunu şunu yaptık” deme hakları vardır. Yok, eğer milletin vergisini kullanma üzerinden bu işler yapılmışsa, herkesin haddini bilmesi ve neyi nasıl yaptığının hesabını vermesi lazımdır. Mamafih siyaset, öncelikle “halka hesap verme” makamında oturmaktır. Bu makamda oturanların halka yani hukuka hesap vermemeleri ise, hiçbir durumda kendisinden kaçınılmayacak olan bir âdil düzenin tesisi anlamındadır.

Akılcı siyasetin temeli, insana hatta bütün varlığa hizmet etme esası üzerinde kurulmalıdır. Hizmetin nasıl olduğu yaklaşımı ise, sadece yönetenlerin zenginleşmediği bir siyaset anlayışıyla mümkündür. Oysaki iktidarı eline geçirenlerin ilk olarak kendisi ve çevresi üzerinden zenginleştiği bilinirse, halkın malını kendi çıkarları için devşiren siyasetçilerin hesaplarının oldukça zor olduğu düşünülmelidir. Fakir siyasetçinin olmadığı bir siyaset dünyasında üretilen her değerin yönetilenler için değil, mutlak surette yönetenler nezdinde gelişim gösterdiği görülmektedir. Sadece halka hizmet için var olan devlet aygıtının kurumsal olarak büyüdüğü her durumda hesap verilebilirliğin azaldığını söylemek mümkündür. Kendisini değil, halkını zenginleştirmek isteyen siyasetçilerin siyasetin doğası gereği pek de tutulmadığı, hazzedilmediği hatta ayaklarının kaydırılmak istendiği malumdur. “Devlet malı deniz, yemeyen keriz” sözleri herhâlde belli bir tecrübeden sonra yaşanan hayatı ifade eden açık bir tanımlamadır.

Siyaset, “hakların korunması vazifesi” değil midir? Bu vazifenin icrası için yetki alınan halkın kazanımlarının her zerresinin ziyan edilmemesi gereklidir. Bu nedenle siyasetçi, öncelikle halka hesap vermelidir. Hakka hesap verme işi ise, bu hesaptan sonra gelen ve asla kaçışı mümkün olmayan mutlak bir hesaplaşma işidir. Zaman zaman bazı siyasetçilerden duyulan, “ben sadece Allah’a hesap veririm!” sözü, siyasetin doğası gereği son derece yanlış bir ifadedir. Zira siyasetçi, seçildiği halka hesap vermekle mükelleftir. Allah, zaten hesabını görecektir.

Siyasetin bir anlamı da “emaneti korumaktır.” Emanet ise, “milletin malını korumak” demektir. Aklı başında, vicdanlı ve duyarlı siyasetçiler neyi koruduklarının bilincinde olarak iş yaparlar. Saçı bitmemiş mazlumların hakkını korumakta titiz davranırlar. Kursaklarından giren her lokmanın hesabını vereceğini bilirler. Milletin malını milleti gözeterek harcamayı hedef edinirler. Emanetin sorgulanacağı gün gelmeden önce ona hazırlıklı olurlar. Hz. Ömer gibi çevresini zengin edip kendileri sahip olduklarıyla yaşamasını bilirler.

            Modern dünyanın dindar siyasetçilerinin oldukça uzağında duran bir kavram vardır. O da “israf” kavramıdır. Görebildiğimiz kadarıyla siyasetçiler, gösteriş ve itibar sunumu gereği israftan kaçınmayı pek dikkate almamışlardır. Onların, çalıştıkları kurumları devasa inşaatlarla besleyen, hemen her kurumu milletin aleyhine büyüten ve gösterişli devlet binaları inşâ etmeyi marifet bilen bir eğilimin sahipleri oldukları görülmektedir. Oysaki işi yapan binalar değil, kişilerin kendisidir. Bir kişinin hizmeti için onlarca hatta yüzlerce görevlinin sunulması ise işin cabası. Dindarlığın “minimal yaşama” felsefesi, bu sokağa henüz ulaşmamış gibidir. İtibardan taviz verme olarak görülen her adım, devlet kasasından sarayların ve ofislerin inşâ edildiği gereksiz bir yatırım sürecine evrilmiştir. Bir zamanlar bu yörede sıklıkla duyulan, “kendi elbisesini yıkayıp söküğünü diken peygamber” nutukları, galiba siyasetçilerin çocukluk devrinde kalan güzel anılardan ibarettir.

Siyasetin asıl işi olan üretim, hemen her alanda yeni ve yeniden hayatı kucaklayan faaliyetlerin olmasıdır. Bunun içindir ki siyasette çarkın başında olanlar, ekonomiden kültüre değin pek çok alanda yaşanılan çağın gereklerini dikkate alarak üretim yapması lazımdır. Nitekim her çağ, kendi koşullarını dayattığı için siyasetin üretim bandına aldığı her değerin kendi çağı ve o çağın insanını tatmin edecek kalitede olması lazımdır. Bugünün hayatı dünden yaşanmayacağına göre, çağını yaşayan insanımıza sunulacak olan her değer, yaşanan hayata anlam katacak olan insanımıza katkı sunacak evsafta olmalıdır. Zira dünün dünyasını överek bugün yaşanmaz. Ve dahi başkalarına aza sahip olmayı, kanaatkârlığı, sabrı ve de fakirliği överek zengin olarak kalınamaz.

Halkının refahını düşünen siyasetin her bireyine imkân sunmak gibi bir vazifesi bulunmaktadır. Bunun için de halkını iyi eğitmek ve işbölümünü sağlıklı bir planlamaya göre yapması lazımdır. Kendisine lazım olacak sayıda uzmanı yetiştirmek ve çağın getirdiği meslekleri eğitim kapsamına alması gereklidir. Her türlü göçü önlemek hele de beyin göçünü önlemek siyasetçinin birinci vazifesidir. O bilmelidir ki, yurt dışına giden her birey, kendi zenginliğinden bir parçanın kopması demektir.

Akıllı ve programlı siyasetçilerin her türlü gelişme adına öne aldıkları ilk basamağın üreten insanların önünü açma iradesi olduğu aşikârdır. Bu üretme işi, kültürel alandan ekonomiye, oradan diğer bütün alanları kapsayan geniş bir yelpazedir. Kendi insanı için “alternatif yaratmak”, her daim ileriye gidişi sağlayan bir motivasyon aracıdır. Hatta hemen herkese yapabilirliği husussunda motivasyon aracı olan “umut verme” işini becerebilen siyasetçiler, kapsayıcı siyasetin öngörüsü olan bu gibi şümullü adımlar sayesinde hem kendi ve hem de dünya halklarının geleceğini koruma altına almış olurlar.

            Milletinin ve de insanlığın geleceğini düşünen akıllı siyasetçiler, “geleceği projelendirme” çabası içinde olmalıdır. Onlara göre insanlığın bu dünyadaki huzur ve mutluluğu adletten ekonomiye dek hemen her alanda beşerin ve de bütün canlıların yararına olan projeler geliştirmeye bağlıdır. Dünyanın herhangi bir yerinde üretilen değerin dünyanın geri kalanı için de bir fırsat olduğunun bilinmesi lazımdır. O yüzden insanlık için üretilen değerlerin insanlığın hepsinin kullanımına sunulması lazımdır. Hem, insanın sorumlu olduğu alanların sadece kendi çevresiyle sınırlı olmadığının bilinmesi lazımdır. Aslında hepimiz insan olarak “dünya vatandaşı”yız.

Hayat, esasında uzmanlaşma alanından ibaret bir yaşama alanıdır diyebiliriz. O sebeple yaşanılan hayatın programlı bir şekilde uzmanlık alanlarına tahsis edilmesi, hayatın işlevselliğiniden sorumlu olan kurumların başında gelen siyasetçilerin işidir. Onlar, üretimin niteliği ve yaygınlığından tutun, tüketimin ahlâkına kadar pek çok adımı bunun temini için atmak durumundadır. Uzmanlaşma ya da herhangi bir konuda derinlemesine bilgi sahibi olmak, üretim için en geçerli yolların başında gelmektedir. Bu sebepten ötürü millet olarak “kalkınmayı sağlamak” hedefiyle yönetime talip olanlar, yaşamı “uzmanlaşma” profilinden yeniden kurgulamak zorundadır. Annelikten talebeliğe, bilim insanı yetiştirmekten âdil bir sistem kurmaya değin hemen her adım, uzmanlaşma üzerinden gidilerek kalıcı değer üretim safhasına gelmelidir. İşte o zaman kendi işini son derece iyi bilen ve de iyi yapan bir nesli yönetmek rahatlıkla mümkün olacaktır. Bunu temin eden siyasetçi ise tamamıyla kendi geleceğine yatırım yapmaktadır.

Yaşanabilir bir dünyanın kurulması, “eleştiri kültürünü temin etme becerisi” sayesinde gerçekleşecektir. Başkalarının fikrinden yararlanmak, elbette ki kendi fikirlerinden yararlanmaktan daha değerlidir. Bu nedenle eleştiri kültürünün hâkim olduğu siyaset ortamlarında hoşgörüye bağlı olarak işleyen toplumsal barış inşâ edilmiş demektir. Bunun aksine olarak, yapılan her eleştiriyi düşmanlık hatta hainlik olarak gören siyasetçilerin ömrü uzun olmayacaktır. Ve dahi onlar, bir süreliğine kazandıklarını sandıkları statüyü bir daha elde edemeyeceklerdir. Hayatın işleyen kanununa göre, eleştiri kültürünü kaim kılan siyasetçiler ömrünü artırmaktadır. Bunun hilafına, otoriterliği hâkimiyetinin sembolü olarak görenler ise, hem kendilerine ve hem de milletine büyük zarar vermişlerdir. Yaşanan siyasetin kanunu/yasası/âdetullahı/sünnetullahı bütünüyle bu değerden ibarettir. Zira eleştiri kültürü, hayatı inşâ eden en değerli yöntemdir. Bunun farkında olan siyasetçiler, yönettikleri ülkelerde eleştiri kültürünü hâkim kılmaya çalışmakla kalmaz, yapılan her eleştiriden faydalanmayı marifet bilirler. İşe o zamandır ki onlar, karakter hâline gelen yanlışlarından kurtulma ve yanlışları sayesinde yok olma adımlarından uzak durabilirler. Nihayetinde kendi yanlışlarını görebilen ve dahi onları söyleyen gönüllü muhalefet çabası içinde olan eleştiri kültürü, akıllı bir siyasetçinin en değerli yardımcısıdır.

            Siyasetin merkezinde olan diğer bir değer de, yapılan işlere karşı gelişecek olan itiraz ve karşı konuşun sınırları hususunda adaletli bir düzenlemenin olmasıdır. İşbu nedenden ötürü, hiç kimse karşı koyma ve direnç gösterme nedeniyle yaşamından ya da işinden endişe etmemelidir. Muhalifleri susturma becerisi, siyasette istenilen bir adım olmamalıdır. Bu mirası bırakan herkesin aynı mirasın tedariki üzerinden kendi konumlarını kaybedeceklerini bilmeleri lazımdır. O nedenle adaletli ve hakkaniyetli bir sistemin kurulması, değişim ve dönüşümün sağlıklı bir şekilde yapılması, siyasetin en değerli mirası olmalıdır. İnsanlığın bugüne kadar bulduğu en değerli yollardan birisi olan seçim, şûra ya da danışma mekanizması, daha güzeli bulununcaya kadar elimizdeki altın anahtar konumundadır.

            İnsan ve toplumun kaderiyle oynamak, ilk olarak siyasetin gündeminde olan bir seçenektir. Tarih, bu oyunun ne denli oynandığı ve de ne denli kalıcı hasar verdiğinin blançosundan ibarettir diyebiliriz. Sadece kendi seçtiği için milletlerin dinini ve yönetim şeklini değiştiren liderlerin olması, gücün zaman zaman ne denli adaletsizce kullanıldığına işaret etmektedir. Sokağın diliyle ülke yönetmenin yararı olsa da, sokağı eğitmediğiniz sürece bunun size zarar vereceğini bilmeniz lazımdır. Siyasetçinin tercihi ve de yanında, yakınında durduğu ekol ve kuruluşların devlet yönetiminde söz sahibi olması demek, gücün tek taraflı olarak adaletsizlik üretmesi demektir. O nedenle siyasetin adaleti, kullandığı gücün adaletiyle ölçülmelidir. Herkese eşit mesafede duran bir devlet yönetimi, siyasetçilerin yanlışlarını da absorbe edebilecektir. Kurumların tahribine izin vermemek, en çok da siyasetçilerin üzerinde hassasiyet göstermesi gereken bir nokta olmalıdır. Zira devlet, siyasetçilerden değil, kurumlardan müteşekkildir.

Yorumlar (0)
parçalı bulutlu