www.vasat.com
2020-12-18 02:58:10

AHLAKIN TEMELLERİ

Av.Metin KAZAN

18 Aralık 2020, 02:58

İnsanın öyle ahlaki zayıflıkları var ki ‘ideolojiler ya da meşrulaştırmalar’, insanın bu kusurlarını örtmeye yetmiyor...

Hepimiz, önceden verilen bilgi şemaları yüzünden, zihnimizde ürettiğimiz önyargılarla, kimi sosyal grupların ya da sınıfların ‘ahlaksız’, kimilerinin ise ‘ahlaklı’ olduğunu sanıyoruz. Ama ahlaki geri çekilme (ahlaksız davranışta bulunma) ve siyasal ideoloji arasındaki ilişkiyi inceleyen psikologlar, farklı ideolojilere sahip bireyler arasında, ahlaki geri çekilme açısından herhangi bir fark bulamadı.

Psikolog Özgen Yalçın, bu konuyu işlediği makalesinde şu soruları soruyor:

İnsanlar ahlaki değerlerine uygun olmamasına karşın, nasıl olur da haksızlıkları desteklemeye devam edebilirler? Bireylerin, örgütlerin ahlaki ihlallerine tanıklık edip de bunları görmezden gelmelerinde, hangi sosyo-bilişsel süreçler rol oynar?

Makalede bu soruların cevabını, “Sosyal Öğrenme” kuramının sahibi, Albert Bandura veriyor. Ona göre insan haksız/zulüm konusu eylemleri, zihninde belirli meşrulaştırmalarla yapıyor. Bunlar: (1)Ahlaki Gerekçelendirme’de insan, zarar verici davranışı bilişsel olarak yeniden yapılandırarak, uygunsuz davranışın daha yüksek bir sosyal ya da ahlaki amaca/değere hizmet ettiğini düşünerek, yani anlamını değiştirerek saygıdeğer hale getirerek, (2) Avantajlı Karşılaştırma, kişinin kendine kabul ettirmede zorlandığı acımasız davranışları, diğer acımasız davranışlarla karşılaştırması sonucunda, kendi davranışını haklı, hatta bazı durumlarda iyiliksever olarak görmesiyle, (3) Örten Etiketleme’yle kural dışı davranış maskelenerek ya da saygıdeğer bir görünüm kazandırılıp; zararlı edimler dolambaçlı laf kalabalığıyla yumuşatılarak ve böylece davranışta bulunanlar bu zararlı edimin sorumluluğundan kurtularak, (4) Sorumluluğun Yer Değiştirilmesi’yle insanlar eylemlerinin kendi iradelerine bağlı olmadığını düşünerek, otorite sahiplerinden kaynaklandığını, sadece itaat ettiğini ve böylece eylemlerinin gerçek failleri olmadıklarına inanarak, (5) Sorumluluğun Yayılması’nda bir grubun ortaklaşa yaptığı ahlaki ihlalde, gruptaki bireyler işbölümü yaparak, kimse yapılan davranıştan tek başına sorumlusu olmayarak, (6) Sonuçları Küçümsemede‘de insanlar eylemlerinin neden olduğu zararı küçümseyerek ya da onunla yüzleşmekten kaçınarak, (7) İnsanlıktan Çıkarma’da kişi karşısındakini kaygıları, duyguları ya da umutları olan bir insan olarak görmeyerek, dolayısıyla insan olmayan, insandan daha aşağı olan birine yönelik eylemlerde, ahlaki kuralların geçerli olmadığını düşünerek, (8) Son olarak, Suç Yükleme’de kurbanların kendi çektikleri acılara kendilerinin neden olduğuna, acımasız davranışın suçlusunun onlar olduklarına ilişkin inançlarla, ahlaki olmayan, haksız, zulmedici davranışlarda bulunuyorlar.

Araştırmacılar “ideolojilerin ve dinlerin”, insanlık dışı davranışlarda anlaşılması güç, “tetikleyici” bir rolü olduğunu belirlemişler. Çağlar boyunca, bazılarının ‘diğerlerinden daha üstün’ olduğunu kanıtlamak isteyen insanlar, ‘üstünlük’ güçlerini, doğrudan Tanrı’dan, kanlarındaki saflıktan , gruplarının biricikliğinden veya hakikat tekelciliğinden almaktalar. Bu ‘üstünlük’ vurgusu, otorite/saygı, saflık/kutsallık ve iç grup/sadakat ahlaki temelleri içinde inşa edilen ahlaki değerlerle, hiyerarşiyi güçlendirici mitlere olan inançlarla oluşturuluyor.

Peki, ahlaki geri çekilmeden kaçınılabilir mi; hiç değilse bu haksız tutumların sosyal etkileri azaltılabilir mi?

Birey ya da insan, “ahlaki bir kimliğe” sahipse ya da kimliğiyle bütünleştirdiği ahlaki özelliklere oldukça önem veriyorsa, ahlaki anlayışı ile ahlaki davranış arasındaki bağlantıyı mümkün olduğunca tutarlı bir biçimde koruyarak bu ahlaki geri çekilmeden kaçınıyor...

Bu noktada Kohlberg’in “Ahlak Gelişimi” teorisinin önemi ortaya çıkıyor. İnsanın ahlaki kimlik bilinci ve eğitimi arttıkça, kişiliğin, ahlaki geri çekilme mekanizmalara karşı gelme gücü artıyor.

Kohlberg’in ahlaki araştırmalarda, insanları anlamada kullandığı çatışmalardan/ ikilemlerden biri şuydu: “Karısı hasta ve ölmek üzeredir. İlaç, aynı kasabada bulunan sadece bir eczacıdadır. Eczacı, ilaç için çok yüksek fiyat istemektedir. Hasta kadının kocası Heinz, borç para almak üzere herkese gider. Fakat topladığı paralar, ilaç fiyatına yetmez. Heinz, eczacıya, karısının ölmek üzere olduğunu söyleyerek ya ilacı biraz ucuza satmasını ya da daha sonra ödemesine izin vermesini ister. Ancak eczacı bunu da kabul etmez. Heinz çaresiz bir durumdadır. Eczanenin camını kırarak, karısı için ilacı çalar. Bu durumda hasta kadının kocası ne yapmalıydı? Niçin?.. “

Kohlberg, ahlak eğitiminin asıl amacının, “insanların düşünce yeteneklerini, gelişimlerine uygun şekilde harekete geçirmek ve ahlaki problemlerini çözmek için kendilerine daha yeterli ve karışık düşünme becerileri kazandırmak” olduğunu belirtiyor. Ahlak eğitimde temel amaç, kültürel olarak “iyi doğru ve güzel” olarak kabul edilen değerlerin ve davranışların öğrenilmesi oluyor.

Kohlberg, yaptığı araştırmalar sonucu insanların ahlak düzeylerini üç sınıfa ayırıyor:

“Gelenek öncesi” düzeydeki insanlarda, ceza ve itaat eğilimi vardır. Olayların dış görünüşüne ve meydana gelen zararın büyüklüğüne bakarak karar verirler. Kurallara, cezadan kurtulmak için boyun eğilir ya da ödül almak üzere itaat edilir. Kuralların doğruluğuna yönelik değerlendirme yoktur, kuralların doğruluğuna inanılması da gerekli değildir. Diğer insanların da ihtiyaçlarının farkındadırlar ancak birinci planda kendileri (bencil çıkarları) vardır.

“Geleneksel” düzeydeki insanlarda, birey dış dünyaya ve olaylara kendi dışındaki bir bakış açısından yaklaşmaya başlamıştır. Davranışlarında yardımlaşma ve işbirliği gözlenir. İyi davranış, başkalarına yardım etmek ya da onları mutlu etmektir. Artık yaptıklarını ceza almamak için değil; aynı zamanda başkalarını mutlu etmek için yapmaya çalışır. Yine de doğru davranış, otoriteye ve sosyal düzene uygun olarak kişinin görevini yerine getirmesidir.

“Gelenek üstü” düzeydeki az sayıda insanlar ise; genelde toplumsal değerlere uygun davranışlar sergilemekle birlikte, insani değerlerle çatışan yasal düzenlemeleri sorgular, bu kuralların değişmesi gerektiğini savunarak, gerekirse bunları reddeder. Kanunların, demokratik yollardan değiştirilebilmesi gerektiğine inanır. Kişi ahlak ilkelerini kendisi seçip oluşturur. Bireylerin temel hak ve özgürlüklerine saygılı olmayı esas alır. Evrensel ilkeleri ihlal eden kanunlara uymayabilir. Çünkü “adalet, yasanın üstündedir” görüşünde olur.

Kohlberg, geleneksel ahlak eğitiminde yer alan ‘bir dizi değerleri öğretmek’ yerine, “ahlaki yargı gelişimini” teşvik edecek bir eğitim program önerecektir. Zira ahlaki bir çatışma/zıtlık durumunda, kişinin “doğru ve iyi” olanı nasıl yapacağını kendisinin keşfetmesi, onu geleneksel olarak ‘bunu nasıl yapması gerektiğinin kendisine basmakalıp öğretilmesinden’ daha önemlidir. Ahlaki kişiliğin gelişmesi halinde, Kohlberg’in bahsettiği “geleneksel ahlak ötesine” geçiş sağlanacak ve insan, “ahlaki olgunluğa” ulaşacaktır.

Öyleyse, hayatımızda kişiliğin doğru oluşumunda,“ahlaki gelişim” her şeyden daha önemlidir. Haksızlıkların değişen ideolojilerle, yeniden üretilmesinin önüne geçecek şey, “ahlaki kimliğin” insanlarca daha çok kazanımıdır. İnsanlar, ahlaki kişiliğe ve olgunluğa kavuştuğunda, kusurlarını örtmek için hiçbir ideolojiye ve meşrulaştırmaya gerek duymayacak kadar, “karakter erdemlerini” kazanmış olacaktır. Bu olgunluğa ermiş insanlar artık, yüce gönüllü, açık yürekli, bilgili, cömert, cesaretli, dürüst, ölçülü ve adaletli olacaktır.

Kaynaklar:https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/1436002, https://www.psikolog.org.tr/tr/yayinlar/dergiler/1031828/tpd1300443320170000m000009.pdf

Sitemizden en iyi şekilde faydalanmanız için çerezler kullanılmaktadır.