banner4
22.02.2021, 09:07 73

Allah’ın Tek’lik Boyutunu Kavramak-04

Kelime-i Tevhid (La ilahe illa Allah/İlah yoktur, yalnızca Allah vardır/Allah’ın Tek’lik Boyutu) bilinci, genellikle yalnızca dışsal anlamda ilahlığı ileri sürülen varlıkların yokluğunu konu edinen bir tümce olarak görülebilir. Ancak dışsal anlamda yer alan ilahlar asıl bakımından insan özvarlığı olarak nefsinde bulunan güçlü istemlere dönük ilahlığın dışa yansıyan somut biçimselliği denilebilir. Bilinçsel olarak putlaştırılan her bir ilahın ilahlığı özü bakımından kendisine değil, ona ilahlık yüklemesi yapan bir bilince dayanır. Dolayısıyla asıl bilinçsel put, insanın dışında değil içselliğinde bulunur. Bu bağlamda, “La ilahe illa Allah/İlah yoktur, yalnızca Allah vardır” tümcesinde belirtilen yokluğun; sözden zihne, zihinden içselliğe doğru yönelen inançsal süreçte, karşılaşılması olası ilahların tümünü ortadan kaldırabilecek bilinç oluşturma gücüne sahip olmasıdır. Eğer, bu tümcenin anlatımı böyle bir özelliğe sahip değilse, buradaki asıl sorun, “Tek’lik” bilincinin sözden zihne ve içselliğe bir yönelişin olamama denilebilir. İnsanın sahip olduğu “Tek’lik” bilinci düşüncesinin hem konumunu, hem de niteliğini belirleyen önemli bir etken olması nedeniyle, “Allah’ın Tek’lik Boyutu” anlayışında belirtilen yokluğun içine işlediği varlık alanının imlecini, sözden zihne yönlendirmek gerekmektedir. “Tek’lik” bilincinin anlam bilimi alanında yapılması öngörülen bu değişiklik aynı zamanda doğru ve gerçek bir “İlahlık” anlayışı ve düşüncesinin gerçekten giriş niteliğindeki başlangıç konumudur. Bu süreçte, öncelikle Kur’an’ın kaynaklık ettiği Allah’ın elçilerine bildirimlerine ilişkin bilgi ve bu bilgiyi somut duruma getiren Muhammed’in bildirdiği yaşamsal anlamı kavramak, “Tek’lik” bilincinin özüne dönüşü sağlayan ve Allah’a ortak koşmanın/Tek’lik bilincine aykırılığın gizli durumlarından, özvarlık olarak nefsi arındıran asıl ögelerin başında yer almaktadır.

Söyleniş biçimine göre kısa bir tümce olmasına rağmen, “İlahlık ve Kulluk” alanında Allah’ın “Tek” bir varlık oluşunun bildirimi olan “La ilahe illa Allah/İah yoktur, yalnızca Allah vardır/Allah’ın Tek’lik Boyutu” bilinci, özü bakımından derin bir içeriğe sahiptir. “Tek’lik” bilinci, İslam’a girişin ilk ön koşulu olmakla birlikte, inanmadaki gelişmenin anlamına bağlı olduğu bir gerçektir. İnanmanın özü bu tümceyle başlar ve bu tümcedeki gerçekliğin bulunuşuyla birlikte zihinsel ve içsel bir süreç olarak devam eder. Ancak “Tek’lik” bilinci yalnızca söze yansıyan sözel bir anlatım biçiminin ötesinde, onun önemli iki boyutu olduğunu sanırım bilmek gerekiyor. Bunların, “Tek’lik Boyutu” gerçeğinin niteliğini ve içeriğini oluşturan zihinsel boyutla birlikte duygu içerikli içsel bir boyutu olduğunu bilmektedir. Genel olarak bu iki boyut özvarlık olarak nefse özgü boyut olarak nitelendirilebilir. Bu nedenle burada, öncelikle Kur’an’da “Tek’lik Boyutu” bilincinin bilgisel ve istenç bağlamında özellikle akıl, zihin ve nefse ilişen kuramsal ve bilgisel boyutu üzerinde durulacaktır. Başka bir anlatımla, “Tek’lik Boyutu” bilincinin kapsam ve içeriği, dış dünyadan daha çok, insanın iç dünyasına bakan yönlerini ortaya koymaktır. Her ne kadar çağdaş araştırmalarda “Tek’lik Boyutu” konusu ele alınsa bile, bu bilinçlenmenin özünü oluşturan “Tek’lik” anlamının aynı önemde görülmediğini, konu işlense bile insansal ve düşünsel anlamda incelenmediği görülmektedir. Bu nedenle, burada kanıta dayalı dinsel bir söylemin yanında, inanmamayı içeren dinsel bir söylem bile göz önüne alınarak, “Tek’lik Boyutu” bilincini yeniden okuyup derinsel anlamanın olanağını ve asıl özelliğini ortaya koymaya çalışacağız. Çünkü niteliği ve içeriği bakımından, kanıtlama ve doğrulama içsel boyutlu bir edimken, yok saymak ile inanmamak daha çok kavrayış ve bilme gücünü gösteren akılsal ve zihinsel boyutlu bir çalışmadır. Son olarak burada, “La ilahe illa Allah/İlah yoktur, yalnızca Allah vardır” tümcesi üzerinden, Kur’an ve anlam bağlamında ortaya koyacağız.

Kelime-i Tevhid (La ilahe illa Allah/İlah yoktur, yalnızca Allah vardır/Allah’ın Tek’lik Boyutu) bilinci, İslam inancının özünü oluşturan ilkelerinden biri olduğu yadsınamaz. Bu yönüyle O, inançsızlık ve Allah’a ortak koşmanın insan özvarlığına ilişen, hem farkındalıktan, hem de gizli durumlarından uzak oluşun bir göstergesidir. Bu göstergeyi yalnızca söyleyiş biçimine özgü yapmak ya da basite indirgemek; gerçeğin yalnızca tümcenin sözlerden oluştuğunu sanıp, asıl kavramını ve kastedileni özümsememek demektir. Dolayısıyla inanmayı yalnızca sözel boyutuna indirgemek, onu akılsal ve içsel anlamda soyutlanmış salt bir söz çalışmasına dönüştürmek anlamına gelir. Gerçekten “Tek’lik Boyutu” aşamalarını dörde ayıran İslam bilgini Gazali’ye göre “Allah’ın Tek’lik Boyutu” bilincini, bilgisiz ve inançsız bir içsellikle söz ile kabul etmek yalnızca iki yarar içerir. Bu iki yarar sahibini suçtan sakındırması ve o kişiye İslam’a özgü kuralların önemini vurgulamasıdır. Söz ve içsel olarak doğrulamayı halk tabakasının “Tek’lik” bilinci olarak gören Gazali, öyle bir bilincin ölümötesi yaşam boyutunda karşılaşacağı sıkıntılardan kurtulma olasılığı bulunduğunu, ancak asilik ve sonradan ortaya çıkan şeylerle   zayıflamaya açık yapısıyla güven verici olmadığını anımsatmaktadır. Ancak Gazali diğer iki aşamanın ise; gözlenmiş ve etkin olarak varlığı bir olarak bilen İslam düşünürlerinin “Tek’lik” bilinciyle var olmakla birlikte, varlığı tek olarak gören ve “Allah’ın Tek’lik Boyutunda” yok olan Allah dostlarının bilincidir.

Gerçekten bir tasavvufçu, filozof ve düşünür olarak Davud Kayseri, böyle bir “Tek’lik” bilincini; taklide dayalı bilinç olarak adlandırmakta, dışsal olayların etkisinde kalmak ve gerçek dışı düşüncelerle nedenli duruma gelebilecek bir “Tek’lik” bilinci olarak değerlendirmektedir.

İslam hukuku ve hadis bilgini, Hanefi görüşünün kurucusu olarak Ebu Hanife ise, salt söz ile yapılan söylemin inanmak sayılamayacağı gibi yeterli olmadığını belirtir. Eğer yalnızca sözel söylemle inanmak olası olsaydı, tüm iki yüzlü müslümanların gerçek müslüman sayılması ve inançlarının ise geçerli olması gerekirdi. Oysa Allah, Munafikun Suresi 63/1 ayetinde iki yüzlü müslümanlar konusunda, “Ancak Allah, o münafıkların (iki yüzlü müslümanların) hiç kuşkusuz yalancılar olduklarına kesinlikle tanıklık eder.” diye bildirerek inançlarını geçersiz saymaktadır. Yine Bakara Suresi 2/8 ayette inanmak konusunda sözün tek başına kanıt olamayacağı açık olarak şöyle bildirilmektedir; “İnsanlardan, inanmadıkları durumda, Allah’a ve ölümötesi yaşam gününe inandık, diyenler de vardır.

İnanmanın sözel söylemi aslında kişinin müslümanlığını duyurarak diğer insanlar tarafından kendisinin müslüman olarak tanınmasını sağlayan araçsal bir işlevin ötesine geçmez. Öte yandan bu kabul, bu bağlamda ancak kişinin inançsal durumuna bağlı olarak, dünyasal yaşamındaki tüm işlerinin yürütülmesinde belirleyici etkenlerden biri olabilir. Ayrıca, inançta sözün söylenişini yeterli görmenin arka boyutunda bulunan nedenlere bakıldığında, bunlardan birinin inancın aklı ve içselliği ilgilendiren bireysel bilgi düzeyi ile düşünce boyutunun gözardı edilmesi olduğu görülür. Öncelikle bu konuda sık sık gündeme gelen, ancak ilk bakışta yanlış algılara neden olan bir sözün değerlendirilmesi, “Allah’ın Tek’lik Boyutu” bilinci özelinde inanmak olgusunun gerçekte sözel boyutunu ortaya koymanın ötesine geçmeyen bir durumdur.

İnancın sözel olarak demenin yeterli olduğu yönünde ileri sürülen ve bu duruma geçerlilik kazandıran en önemli varsayımların başında şu söylenti yer almaktadır; “Kim la ilahe illallah/İlah yoktur, yalnızca Allah vardır derse, cennete girer”. Bu şekliyle aktarılan söylenti, ünlü dokuz hadis kitabı olarak adlandırılan “Kütüb-i Tis” içerisinde yer almamaktadır. Ancak Ebu Davud’da aynı içeriğe sahip şöyle bir hadis bulunmaktadır; “Kimin son sözü, la ilahe illallah/İlah yoktur, yalnızca Allah vardır olursa cennete girer”. Burada konuyla ilgili Buhari’de yer alan iki hadise daha değinmek, konunun inançsal önemini göstermektedir. Bunların ilkinde cennetliklerin cennete, cehennemliklerin cehenneme girdikten sonra, Allah’ın “kalbinde hardal tohumu ağırlığı kadar inanca” sahip olanın, cehennemden çıkarılmasını söyleyeceği anlatılmaktadır. Diğer hadiste ise, doğrudan bu sözleri söyleyen bazı insanların cehennemden çıkarılacakları anlatılmaktadır. Ancak cehennemden çıkarılanlar için, iki önemli gerekçenin göz önünde bulundurulduğu görülmektedir. Bunlar, “la ilahe illallah/İlah yoktur, yalnızca Allah vardır” önermesini söz ile söyleyip bunu belirtirken gönlün içtenlikte olmasıdır. Gerçekten bununla ilgili olarak başka bir hadiste içtenliğe dikkat çekilerek, “Kim içtenlikle la ilahe illallah/İlah yoktur, yalnızca Allah vardır derse cennete girer” denilerek sözün yanında, kişinin içsel durumuna vurgu yapılmaktadır. Bununla birlikte, hadislerde cehennemden çıkacak kimselerin ilk olarak “kalbinde bir arpa ağırlığı” sonra “bir buğday ağırlığı” ve en son çıkacak topluluğun ise “bir parçacık ağırlığında iyilik” taşıyanlar olduğu bildirilmektedir.

...

 

Yorumlar (0)
açık